Related Posts with Thumbnails

Sunday, January 29, 2012

Çocuk dediğin

...düşe kalka büyür.  


Bugün akşam üzeri Roma'daki Parco Leonardo alışveriş merkezine gittik. Diğer alışveriş merkezlerine nispeten daha az kalabalık olduğu için sık sık gidiyoruz buraya. Ayrıca içerisinde çocuklar için oyun alanı  olması da başka bir tercih sebebimiz tabii.  

İşte o oyun alanında, YH güzel güzel kayarken  hoop bir çocuğun üstüne uçtu. Yavrucak pek bozuntuya vermedi hakeza bizimkisi de öyle ama videonun sonlarına doğru göreceğiniz gibi  ikisi de acılarından kafalarını tuttular.

Peki o sırada ben ne yaptım? Onların bu haline  kahkalarla gülmekten kendimi alıkoyamadım. Hatta gülmekten gözümden yaş geldi. Düşene gülünmez  derler ama çok komiktiler. Blog konusu olmayı hak ettiler.

Friday, January 27, 2012

Porcini Mantarlı Çakma Alfredo Soslu Ev Yapımı Fettucine



Orjinal Alfredo soslu Fettucine 1914 yılında keşfedilmiş. Hamileliği nedeniyle iştahı kapanan karısı için bir şeyler pişirmeye karar veren Alfredo, mutfağa girdiğinde aylardır bir şeyler yemeyen karısının bile geri çeviremeyeceği harika bir sos keşfetmiş. Daha sonra kendi adıyla anılacak olan bu sosun içindekiler ise aslında herkesin ayrı ayrı çok severek tükettiği ama bir araya getirip, pişirmeyi akıl etmedikleri tereyağ ve parmesan peyniri. 

İtalya'da yaşayıp Alfredo soslu fettucineyi sevmeyen biri var mıdır  bilemiyorum. Ayrıca Roma'da bir çok dünya starının yemek yediği bu restauranda orjinal Alfredo soslu fettucine deneme gibi bir lüksünüz de var. Buraya gitmek için önceden rezervasyon yaptırmak gerekiyor, eğer şanslıysanız o gün için yer buluyorsunuz ve bir tabak makarnaya yaklaşık olarak 25 Euro ödüyorsunuz. Sonuçta makarnaları  kendileri hazırladıkları düşünülürse bu para çok sayılmaz, değil mi?

Henüz gidemedik buraya ama Roma'dan ayrılmadan önce yapılacaklar listesinin başında bulunuyor. Gittiğimde deneyimlerimi tekrar paylaşırım blogda.

Ama öncesinde sizinle porcini mantarlı çakma Alfredo soslu ev yapımı fettucine tarifimi paylaşmak istiyorum. Orjinalini yemediğim için çakma diyorum yoksa lezzetinden bir şüphem yok. Orjinalini yediğimde de sosu tutturup tutturamadığımı yazarım. Paylaştığım tarif, aynı zamanda restauran sahibi olan İtalyan bir aşçıya ait.

Not: Bu afilli makarnalar çok lezzetli olsalar da öğrencilikten kalma alışkanlıktan olsa gerek hala en sevdiğim makarna yoğurtlu ve salçalı gariban makarnası :). Hatta o kadar ki üniversitede öğrenci iken elektirikli kahve makinesinde makarna pişirmişliğim bile var. 

İtalyanlar yoğurdu tatlı niyetine yediklerinden benim bu yaptığım onlar için köfte üzerine reçel döküp yemek gibi absurd bir durum ama olsun. Entegrasyona evet ama asimilasyona hayır diyorum.:)  Türk usulü pişirdiği makarnasına yoğurt koymayan bir Türk tanımıyorum.



Makarnalar test edildi ve onaylandı.



MALZEMELER 
  • Yarım paket Fettucine makarna ( Ben makarnayı kendim  yapmayı tercih ettim.)
  • 400 ml krema
  • 1 diş sarımsak
  • 6-7 adet orta boy mantar. Ben porcini ve kültür mantarı kullandım.
  • Parmesan peyniri ( Çok emin değilim ama bu peynirin Türkiye'deki muadili Mihaliç peyniri sanırım)
  • Taze çekilmiş karabiber ( yoksa toz karabiber)
  • Taze fesleğen yaprakları
  • Tereyağ
  • Zeytinyağı
  • Tuz
HAZIRLANIŞI
  • Fettucine makarnaları,  tuz ve azıcık zeytinyağı eklediğiniz suda, makarna kutusunun üzerinde belirtilen süre dişe dokunur olacak şekilde (al dante) haşlayın. Sakın ola ki makarnaları haşladıktan sonra soğuk suya tutmayın.
  • Daha sonra ince ince dilimlediğiniz mantarları zeytinyağı ve tereyağla birlikte yüksek ateşte bir süre pişirin. Bu aşamada mantarları koymadan önce, tavanın çok kızgın olması gerekiyor. Aksi takdirde mantarlar pişerken sulanır ve lezzetlerini kaybeder.
  • Kavrulmuş sarımsak tadından hoşlanmadığım için sarımsağı mantarlardan hemen sonra ilave ediyorum. Arzu ederseniz siz mantarlardan önce sarımsağı zeytinyağında çok az kavurabilirsiniz.
  • Sarımsakla pişen mantarların içerisine  kremayı  da ekleyip, bir süre daha pişirmeye devam edin. Ancak kremayı çok pişirirseniz koyulaşıp tereyağına dönüşebilir. Bu yüzden dikkat edin.
  • Daha sonra bu karışıma önceden al dante olarak haşladığınız fettucine makarnaları ilave edin. Makarna ile sos bir iki dakika piştikten sonra ocağın altını kapatın.
  • Servis edeceğiniz tabağa makarnaları koyduktan sonra taze çekilmiş karabiber ekleyin. Yoksa toz kara biber kullanın ama lezzeti ve kokusu kesinlikle taze çekilmiş karabiber gibi olmuyor.
  • Taze fesleğen yapraklarını ve rendelenmiş  parmesan peynirini de ilave ettikten sonra afiyetle yiyin. :)
MAKARNA HAMURU İÇİN
  • 2 tane yumurta ( mümkünse organik)
  • 3 yemek kaşığı irmik ( Haşlarken makarnanın diri kalması için )
  • 2 yemek kaşığı zeytinyağı
  • 5 yemek kaşığı su
  • Tuz
  • Alabildiği kadar un ( Bir daha ki sefere beyaz un yerine organik tam buğday unu kullanacağım)

MAKARNANIN HAZIRLANIŞI
  • Tüm malzemeleri karıştırdıktan sonra biraz sertce bir hamur elde etmeniz gerekiyor. Hamur çok yumuşak olursa makarnalar suda haşlanırken hamurlaşır. Bu yüzden hamurun, su böreği hamurunun kıvamında  olması gerekiyor.
  • Hamuru streç filmle hava almayacak şekilde sarıp en az 15 dakika dinlendirin.
  • Hamurdan küçük bir portakal büyüklüğünde parçalar koparıp bezeleyin ve bir 10 dakika kadar hamuru tekrar dinlendirin. 
  • Daha sonra hamuru bir bıçak sırtı kalınlığında olacak şekilde açın. Su böreği yufkasından biraz daha kalın olması gerekiyor.
  • Açtığınız hamuru temiz bir yere serip beş dakika kadar bekletin.
  • Sonra hamurunuzu oklava yardımıyla sarıp, oklavanızı hamurunuzda çıkartın. Sonuçta fotoğraftaki gibi bir makarna hamuru elde etmeniz gerekiyor.
  • Hamuru 1-1.5 cm eşit aralıklarla kesin. Kestiğiniz fettucinelerin birbirine yapışmaması için azıcık unlayın.
  • Bir tepsiyi unlayıp kestiğiniz fettucineleri serin. Bu şekilde en az 10 dakika dinlendirdikten sonra tuzlu ve zeytinyağlı suda bir iki dakika haşlayın. Çok uzun süre suda kalırsa fettucineler birbirine yapışabilir. Bu aşamada dikkat etmek gerekiyor.
Not1: İtalyanların makarnaları az haşlamasının mantıklı bir sebebi var aslında. Onlar makarnaları soslarla birlikte yedikleri için haşlarken katletmiyorlar. Dişe gelecek şekilde haşlanan makarnalar, bir süre de sosuyla birlikte piştikten sonra kıvamını buluyor. Böylece makarnalar ne çok hamur ne de az pişmiş oluyor. Makarnaları çok uzun süre haşladığımızda su çekerek şişecekleri için tekrar  sos ile pişirmeye çalıştığımızda zaten fazlasıyla su aldığından makarna sosu kabul etmiyor. Sonuçta da sosuyla buluşmayan başarısız bir makarna yemeği ortaya çıkıyor. 

NOT2: Kaliteli bir makarna satın aldığımızda paketinin üstünde ne kadar süre haşlamamız gerektiği yazar. Makarnaları haşlamadan önce mutlaka kutusuna bakın derim.

Not3: Türkiye'de makarnayı haşladıktan sonra bir de soğuk duş banyosu yaptırmak gibi bir alışkanlık var ki eyvah eyvah. Hem çok haşlıyoruz makarnaları hem de tekrar canlanması için suya tutarak bütün lezzetini de suyla birlikte yıkayıp, çöpe atıyoruz. İtalyan bir arkadaşım, soğuk suyla makarnaları yıkamamıza  bir anlam veremediğini söylediği gibi bu  "makarnaya tecavüzdür " demişti. Siz makarnaya değer vermiyorsunuz. Fakir yiyeceği olarak görüyorsunuz. Bu yüzden pişirirken de özensiz pişiriyorsunuz diye de eklemişti.

Thursday, January 26, 2012

Fazıl Say Roma Resitali




      Meraklı dinleyiciler, Fazıl Say'ın piyanosunu incelerlerken.


Fazıl Say,  piyano resitali için Roma'ya gelince ben de senenin ilk haberini onunla yapma fırsatı buldum. La Sapienza Üniversitesi'nin Magna Salonun'daki piyano resitalinde Fazıl Say Bach, Beethoven ve Zimmermann gibi bestecilerden eserler icra etti. Ama beni en çok etkileyen Fazıl Say'ın kendi bestelediği Nazım Hikmet Oratoryosu ve Aşık Veysel'in Kara Toprak isimli eserleri oldu. Aşağıdaki videoda, salondaki atmosferi  hissetmeniz adına konserden çok küçük bir bölüm paylaştım.


 Fazıl Say "Kara Toprak "ı icra ederken eserin girişinde, bağlama efekti verebilmek için elleriyle piyanonun tellerini kapatıyor. Say, bu tekniği deneyerek kendisinin bulduğunu ve dünyada bunu yapan başka biri olmadığını söyledi.

Kara Toprak'ı  dinlerken nasıl gururlandığımı ve duygulandığımı anlatabilmem zor. Haber için çekim yaparken dinleyicilere rahatsızlık vermemek adına iki saat boyunca ayakta dikildim. Ama resitalden ayrıldığımda dilimde " Kara Toprak " türküsü vardı, kalbim ise memleket sevgisiyle doluydu. Tüm bu hissettiklerimin yanında dizlerimin ağrısı  tatlı bir sızı olarak kaldı.

 Kara Toprak by Aşık Veysel

Ve Orhan Veli'nin sevdiğim şu şiirini anımsadım " musiki ruhun gıdasır, musikiye bayılıyorum " .  Böyle zamanlarda iyi ki yaşıyorum ve böyle şeylere şahit oluyorum diyorum.

Eskiler alıyorum
Alıp yıldız yapıyorum
Musiki ruhun gıdasıdır
Musikiye bayılıyorum.

Şiir yazıyorum
Şiir yazıp, eskiler alıyorum
Eskiler verip musikiler alıyorum.

P.S. Yarın sabah Türkiye saati ile 08.30'da TRT Radyo ile canlı telefon bağlantısı yapacağız. İtalya'nın ekonomisini konuşacağız.

Friday, January 6, 2012

DEREK SIVERS: HAYALLERİNİ KENDİNE SAKLA!



 Derek Sivers'ın  Oxford'daki TED ( Technology Entertainment and Design ) konferansında  yaptığı konuşmasını paylaşmak istedim sizinle. Kendileri  özetle  "Hayallerini kendine sakla, başkalarına anlatma. Gerçekleşme ihtimali azalır " diyor.

Biz tam tersi zannediyorduk değil mi? Hatta 2012'ye girerken arsızca yeni yıldan istediğim şeyleri paylaştım burada. Meğerse durum pek öyle değilmiş. Hedefin hakkında konuştukça, bunu insanlarla paylaştıkça beyin bunu sanki hedefine ulaşmışsın gibi algılayıp, bir tatmin duygusu yaşatıyormuş sana. Tabii bu da  seni, hedefini iteleme konusunda tembelleştiriyormuş.

Derek Sivers'in söylediklerini, kendi hayatıma bakarak değerlendirdiğimde genel olarak çok da haksız sayılmadığını söyleyebilirim. Bu sebeple işi garantiye alıp :), 2012'de ve ilerisinde kavuşmayı dilediğim  tüm hayallerimi kendi kişisel ajandamda tutmaya karar verdim. 


Thursday, December 15, 2011

OLMAZ OLMAZ DEME OLMAZ OLMAZ!



Kulak Pası.

Sene 2008. Nairobi'de yaşıyoruz o zamanlar. Hamileliğin 4. ayındayım üstelik. Canım inanılmaz " dut " çekmeye başladı. Allah'ın Afrika " sında dutu kim kaybetmiş ki ben bulayım! Neyse birinci gün, ikinci gün derken üçüncü gün eşime dut istediğimi söyledim. Bir umut markete gidip, bakındık. Envai çeşit tropikal meyve mi ararsın yoksa ithal böğürtlen, yaban mersini ya da cranberry mi ( kızılcık sanırım) ?. Hepsi  vardı markette ama dut yoktu işte. Afrika'dasın değil mi, insan papaya aşerir, durian aşerir olmadı  passion fruit  ya da  hint ayvası aşerir. Zamansız zamanlarda bulunmayacak yiyecekler istemekmiş ya aşermek, ben de ezberi bozmayıp Afrika'da dut istiyorum. Neyse Nairobi'deki bütün marketleri gezip dut bulamayınca eşim; "Üzülme, Türkiye'den göndertiriz " dedi. Türkiye'de ise mevsim nerdeyse kıştı ve bu mevsimde dut bulamayacağımızı ikimiz de çok iyi biliyorduk. Kimseyi üzmemek için dut mevzusunu kapattım orada bir daha da açmadım.

Hamileliğim boyunca hiç aşermedim (acaba?), aşermeye inanmadığım için belki de. Canım şunu istedi, bunu istedi gibi şımarıklıklarım da yoktur. Ben bir yandan içimdeki bu amansız dut isteğinin nereden peydah olduğunu düşüne dururken bir yandan da  "şimdi  dut yiyemezsem bu yüzden de  çocuğumun vücudunda hatta yüzünde kocaman bir dut şeklinde doğum lekesi olursa " diye pimpiriklenerek önceden prim vermediğim hurafeleri? de peş peşe sıralamaya başladım.

Neyse ki bu dut isteğimi abartmadan ve onun yerine de böğürtlen yiyerek geçiştirdim. İşte aradan bir ya da iki hafta geçtikten sonra artık dut istediğimi bile unuttuğum bir gün kapı çalındı. Elinde plastik bir torba ve içinde de bir kiloluk hazır dondurma kabı ile Kenyalı çalışanımız gülen gözlerle bana bakıyordu.  "Hayırdır, hamileyim diye ugali mi getirdin bana? " dedim ( ugali:mısır unu ve su ile pişirilen bir  Afrika yemeği). " Hayır, eşiniz gönderdi bunu " deyip gitti. Poşeti açıp plastik dondurma kabının içine baktığımda ise çığlık attım ve göz yaşlarıma engel olamadım tabii.

Evet, plastik dondurma kabının içinde dutlar vardı. Hem de tohumu Türkiye'den götürülen bir dut ağacının ilk dutları.



O sırada da  telefon çaldı, arayan eşimdi.  " Mutlu oldun mu? " dedi.

Kasım ayında Nairobi'de dut bulmuşum ben mutlu olmayayım da kim olsun? Türkiye'den biri Nairobi'ye gidecek, oraya dut ağacı dikecek, o dut ağacı büyüyecek, meyve verecek ve onları ilk ben yiyeceğim. İnanılır gibi değildi!

 Her şey istemekle başlıyor sanırım. Daha sonra çekim yasasının işleyişine şahit olup, gerçekten de istediğimiz şeyi kendimize çekip, sahip oluyoruz. Yani düşünceler, hayaller bir süre sonra somutlaşıyor. Mikro düşünce kuantları birleşip makro düşünce bloklarına dönüşüyor bu da bir şekilde insanın hayatını etkileyip, şekillendiriyor.

Benim de hayallerim var. Bunları gerçekleştirmek için sadece istemek yetmiyor tabii ki çalışmak da gerekiyor.  Tazelenmek, dolmak, konsantre olmak, hayallerimi gerçekleştirmek adına sizden bir süreliğine izin istiyorum. Bir nevi internet detoksu diyelim buna. Bir ay, iki ay bilemiyorum ne kadar süre yazmayacağımı ama  siz de bu arada benimle hayallarinizi paylaşırsanız çok mutlu olurum. Burası size emanet aman boş bırakmayın :).

P.S1: Oğlumun sol baldırında dut şeklinde küçücük bir doğum lekesi var :))

Monday, December 12, 2011

Şımarık Prenses

 YH  Cumartesi akşamı, Kurbağa Prens masalındaki prensesi şımarık bulduğu için kitabı okumamı istedi. Prensesin fotoğrafını gösterip bu " kötü " dedi. Nedenini sorduğumda ise " şımarık  " cevabını verdi.



YH ye göre Kurbağa Prens'teki kötü karakterler;  prenses ( şımarık ) ve muhafızlar ( ellerinde mızrak var).



Ha bir de kötü kalpli büyücü var. İnsanlara "bödödödö " yapıyormuş. Yüzü kötüymüş, gülmüyormuş.


P.S:  Çizmeli Kedi'deki değirmencinin küçük oğlunu gösterip  " baba " diyor. :))

Saturday, December 10, 2011

ÖRÜMCEK ZEHRİNİN PANZEHİRİ TARANTELLA DANSI

Lütfen bu yazıyı TARANTELLA DİNLE yerek okuyun.

Güney İtalya'da geleneksel bir dans türü olan tarantella, 15.- 17. yy arasında  İtalya'yı tabiri caizse kasıp kavurmuş. İtalyanlar, bu dansın tarantula adlı örümceğin sokmasıyla ortaya çıktığına ve sokulanların ancak bu dansı yaparak iyileşebileceğine inanıyorlarmış. Zaten gerek tarantella dansının gerek  tarantula örümceğinin adı İtalya'daki Taranto kentinin adından türetilmiş.

Bir nevi terapi dansı olan tarantellayı icra edenler renkli kıyafetler giyip, kırmızı kurdeleler takıyorlar. (Hastaların renklere verdikleri tepkilerden dolayı) Amaç dans edip, şarkı söyleyerek örümceğin zehrini ter ile atmak. Harry Potter'da da  " Tarantallegra Büyüsü " vardı.  Bu büyü, kişinin bacaklarının kontrolsüz biçimde hızla hareket etmesine neden oluyordu, tıpkı tarantella dansında olduğu gibi. Merak edenler bu dansı   BURADAN izleyebilirler.

Ayrıca İtalya'da halen tarantellayı çok yaygın olarak kullanıyorlar. Düğünlerde, partilerde, eylemlerde...Godfather filmini izleyenler hatırlayacaklardır. Filmin ilk bölümündeki düğün sahnesinde tarantella çalınıyordu .

Araknofobisi olan arkadaşlar, belki bu müzikle tarantulaları sevmeye başlarlar, ne dersiniz?  

Friday, December 9, 2011

YH 'nin Dünyası



Bisiklete binmeyi çok seviyor. O bisikletine binerken ben de paten kayıyorum.  Yalnız bu sefer onun kaskını evde unutmuşum.



 YH uyumadan önce hayali yıldızları ve ay dedeyi gökyüzünden toplayıp birlikte uyumak için yastığının yanına koyuyor. Yıldızları bu kadar çok seven bir çocuk için de en güzel şey   kendi elleriyle yaptığı yıldızlı kurabiyeleri yemek oluyor.  Allah'tan bunları yatağa getirmeye kalkışmıyor.  Yoksa rüyamızda zencefilli yıldızlar, ayıcıklar kovalarlar bizi :) Bu arada nedendir bilinmez  " 2 " rakamını  sevmiyor bu yüzden 1345678910 diyor. 



 YH'nin en çok sevdiği sayı 3,  renk ise mor. Belirtmeliyim ki durumun benimle hiç mi hiç alakası yok. O moru çok sevdiği için benden önce koşup,giymem için mor ayakkabılarımı alıyor. Bir de annemin ördüğü mor bereyi :) Annem şimdi bereyi giydiğimi görünce nasıl mutlu olmuştur. Tekrar eline, gözüne, emeğine sağlık annecim:)

Wednesday, December 7, 2011

CEVAT KELLE ROMA'DAN BİLDİRİYOR!

Geçen hafta sıkıntılı bir zamanımda blog üzerinden evrene mesajlar gönderip, sürecin çarçabuk bitmesini dilemiştim. Hatta eğer o gün mutlu olarak uyursam hayattan aldığım dersleri buraya yazmaya söz vermiştim.

Zor zamanlardı. İlk haberin yayınlanma süreci, teknik aksaklıklar, uymayan  görüntü formatları, virüslü bilgisayar, silinen programlar...İşin teknik kısmı aslında o kadar çetrefilli değil (miş). İşe Roma'dayken başladığım için ve bu süre zarfında Türkiye'ye de gitmediğim için her şeyi kendi kendime öğrenmek zorunda kaldım. Gerçekten sancılı bir dönemdi. Tek dert haberi yazıp, çektiğin görüntüyü göndermek olsa keşke ama değil. İşin asıl önemli bölümü, haberin metnini yazmak daha sonra görüntüyü habere uygun olacak şekilde kesip biçmek, sonra da tüm bunları uygun formatta kanala göndermek. İlk haberimde mesela görüntünün bazı bölümlerinde ses yoktu. Neyse ki bitti, artık teknik kısmı az çok çözdüm diyebilirim.

Ama işin zor olan başka bir boyutu daha var. Haber yapmaya 32 aylık oğlumla birlikte gitmek gibi mesela! Sırtımda kamera, tripod, öbür kolumda oğlumun çantası, çantasının içinde meyveleri, yemişleri, yedek kıyafetleri diğer tarafta bebek arabası... Anlayacağın tam teçhizatlı kameraman Cevat Kelle gibi haber yapmaya gidiyorum, sevgili okur.

Zor  hem de çok zor. Ama bu zorlukların içerisinde eğlenceli anlarımız da olmuyor değil. Mesela, Başbakanlık binasının önünde eylem yapan insanları çekiyordum. Kucağımda kamera, yanımda YH ile haber yapmaya çalışırken İtalyanlara haber olduk. Bir baktım eylemciler, bizim ufaklığın eline de düdük tutuşturmuşlar, bizimkisi de onlarla birlikte bağırıp, düdük çalıyordu. Keşke bu anlarımızın bir fotoğrafı olsaydı. Elimdeki görüntülere baktığımda, sadece şunları bulabildim. 




       5. sn de YH'nin elindeki düdüğü bana göstermek istemesiyle haber mundar oldu :)


                 
                                        Acıkan YH'nin  " mama mama "  müdahalesi

Öyle işte sevgili okur. Yorucu bir dönem geçiriyorum. Bir taraftan bu işi öğrenmeye, diğer taraftan da ders çalışmaya çalışıyorum. Bunları yaparken de YH'nin vaktinden çalmamaya özen gösteriyorum. Bu yüzden ya o uyurken ya da geceleri çalışıyorum. Bir bakıcı bulsaydınız? diyenler olabilir. Hemen bilgi vereyim; tamam çalışmayı çok istiyorum ama iyi bir anne olmak dışında hiçbir şey umurumda değil. Ben ne iş yaparsam yapayım bu YH'nin iyi yetişmesinden daha önemli olmayacak. Benim için dünyanın en en en değerli varlığını, yurt dışında yaşayan biri olarak emanet edecek birini bulamadım! Hiç tanımadığımız birine arabamızı, evimizi hatta çantamızı bile  vermezken söz konusu insanın çocuğuysa bu kadar seçici olma hakkına sahip olduğumu  düşünüyorum.

Eskilerin eskimeyen bir sözü vardır,  "Kendi düşen ağlamaz " diye. Madem hem çalışmak hem de YH'ye bakmak istiyorsam biraz yorucu da olsa tüm bunların üstesinden geleceğim. Şimdiye kadar Vatikan Büyükelçiliği himayesinde sergi açan fotoğraf sanatçısı Filiz Kutlar ile daha sonra Roma'ya gelen TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı Volkan Bozkır ile röportaj yaptım. En son da Ferzan Özpetek'in de katıldığı Gazeteci- Yazar Zeynep Oral'ın  " Tutkunun Romanı Leyla Gencer " kitabının tanıtımına katıldım ve Zeynep Oral ile kitabı üzerine konuştuk. Aşağıdaki videoda Zeynep Oral ile yaptığım röportajın küçük bir bölümü de yer alıyor.






Bu arada Reha Erus ile bu kitap tanıtımında tanıştım. Ona " Sizden sonra ben devraldım bu işi  " dediğimde   " Daha dur,  ben hala Roma'dan bildirmeye devam ediyorum " dedi. :)

Gelelim bu süreçten neler öğrendiğime. Birincisi; YH'nin babasının sözünü dinlemenin ( en azından arada sırada:)) yararıma olacağını öğrendim. Özellikle teknolojiyle ilgili konularda. Adam bu konuda benden daha iyi kabul etmem gerek.

İkinci öğrendiğim şey ise, insan bir şeyi  gerçekten çok istiyorsa ona mutlaka sahip olduğu. İstemek ama öyle lafla  değil  gönülden istemek. Böyle olunca başka bir şeye gerek kalmıyor çünkü istemek yeteri kadar planlı bir iş zaten.

Sunday, December 4, 2011

Bakın Burada Kim Var?