Related Posts with Thumbnails

Wednesday, January 20, 2016

Hayat En Güzel Öğretmen





Kulak Pası


Sene 2005. Üniversitenin 3. sınıfında öğrenciyim. Work and travel ile Amerika'ya gitme konusunda gereken tüm ön çalışmayı yapmış, firmayı bulmuş, gideceğim yol arkadaşımı belirlemiştim. Sadece babamı ikna etme konusu kalmıştı. Konuyu tüm detayları ile birlikte babama arzettikten sonra :) babam ilk aşamada sessiz kalma hakkını kullandı. Konuyla ilgili detaylı araştırma yapmasının ardından  "Ben kızımı milletin tuvaletini temizlesin diye okutmuyorum. Work and travel ile Amerika'ya gidenler perişan oluyormuş. Dil mil öğrendikleri de yokmuş. Dil öğrenmek istiyorsan adam gibi kursa gidersin.'' mealinde bir şeyler dedi. O bunları söylerken benim beynimden aşağı kaynar sular döküldü tabii. Orada tuvalet falan temizlemeyecektim, en kötü Alaska'da balık temizlerdim belki. Ama babam çok kararlıydı, bu nedenle hiç açıklama yapmadım.  Halbuki ne kadar çok istiyordum gitmeyi. Anne baba hakkı kutsaldır. Onları üzecek bir şey asla beni mutlu edemez. Ne kadar çok istesem de onlar izin vermediği için gitmedim. Ne yalan söyleyeyim çok ağlamıştım ama.
 
Sene 2006. Amerika'ya work and travel ile gidememiştim ama pes etmek yok. Bu sefer de green carda başvurdum. Şans o ki green card çıktı. Ancak, evlenmeye karar verdiğimden green cardın çıkması da bir işe yaramadı.
 
Sene 2007. Evlenip Kenya'ya gittim. Hayaller Amerika, gerçekler Afrika :) Akademisyen olacağım diyen ben ev hanımı olarak Nairobi'ye gittim. Ev hanımı iken de boş durmadım ama. Seramik kursu, piyano kursu, dil eğitimi, mülteci kampında gönüllü öğretmenlik gibi kendimi işe yaradığımı hissettirecek bilumum faaliyetlere ve kurslara katıldım. Tabii bu sırada yemek yapmayı da öğrendim. Ama bunların hiçbiri benim gerçekten yapmak istediğim şeyler değildi.
 
Sene 2009. Biz Kenya'da iken oğlum doğdu. Bildiğim kadarıyla orada doğum yapan ilk Türk de benim. Doğumda yanımda sadece eşim vardı. Bu nedenle çok fazla yalnızlık hissetmedim. Aksine yalnız olmak beni daha da güçlendirdi.  Anneliği çok ciddiye aldım. Telafisi olmayan hatalar yapmamalıydım, yavrucak benim tecrübesizliğimin ceremesini çekmemeliydi. İnsan yetiştirmek çok büyük bir meseleydi. Çocuk gelişimi ve annelik üzerine  piyasada bulunan ve güvendiğim yazarların tüm kitaplarını okudum. Hem gülüyorum hem de üzülüyorum o hallerime. Kitaplar da önemli ama hayat ve tecrübe en büyük öğretmen aslında. İkinci çocuğumda bunu çok iyi anladım. Bu başka bir yazı konusu neyse.
 
Annelik dışında hiç bir şeyi daha değerli bulmuyorum. Gerçekten de öyle. Hayallerinin peşinde koşan, istediği bir şeyi başarmak için gece gündüz çalışan ben ev hanımı mı olacakmışım. Bunu soran o kadar çok kişi oldu ki. Evet ev hanımı olacağım. Çocuklarımı kendim büyüteceğim dedim. Kadınların kendi ayakları üzerinde durma takıntıları gerçekten insanı hayattan soğutur. Arkadaş, kendi ayakları üzerinde durmak nedir?  Bir kadın hele bir anne bir şeyi yapmak istediği anda gerçekten dokuz kaplan gücünde olur. Hele evlatları sözkonusu olsun 19 kaplan gücünde olur. Üniversite mezunuymuş, değilmiş farketmez. Sokakta nohut pilav satar, pazarda tezgah açar ne yapar ne eder hayatın canına okur. Bırak kendi ayakları üzerinde durmayı, o ayakların üzerinde dünyayı bile taşır. 
 
Neyse bir taraftan anneliğin tadını çıkarırken, diğer taraftan da içten içe bir huzursuzluk başladı bende. Bir şeyler yapmalıyım derken 26.10.2009 tarihinde Malta'dayken bu bloğu yazmaya başladım.
 
Sene 2010. İtalya'ya geldik. Bu blog vesilesiyle TRT'de Roma muhabiri olarak çalışmaya başladım. Çok güzel bir tecrübe oldu benim için. Ancak eşimle birlikte çalışabilmem için bu yeterli değildi. Başka bir şey yapmam gerekiyordu. Ben de Türkiye'deki zorlu ve stresli sınav sürecine dahil oldum.
 
Sene 2012 Türkiye'ye döndük. Emeğimin karşılığını alarak, muradıma erdim. İş dünyasının koşuşturmacasına balıklama atlayarak çalışmaya başladım.  9 Mayıs 2013'te zamanın ne kadar hızlı geçtiğinden şikayet eden son yazıyı yayınlayarak hayata yetişmeye kaldığım yerden devam ettim. Bu sırada çok istediğim piyanomu aldım. Kursa düzenli olarak gidecek vakti bulamadım ama :((. 2014'te de ikinci çocuğum aramıza katıldı.
 
Sene 2015. Amerika'dayız. 10 yıl önce gelmek için dokuz takla attığım Amerika'da. Hem de öyle work and travel ile falan da değil. Adam akıllı bir işte çalışıyor ve master yapıyorum burada.
 
 
İstemek bir şeyi gönülden istemek gerçekten sihir gibi bir güce sahipmiş.
 
 
Bu süre zarfında daha değerli şeyler de öğrendim. Çocuğun annesiyle ve babasıyla büyümesinin gerçekten  büyük lüks olduğunu, anı yaşamanın çok değerli olduğunu, sağlığın ve zamanın paranın bile satın alamayacağı en kıymetli hazine olduğunu, mutluluğun insanın hayata bakış açısıyla ilgili olduğunu, okumakla, gezmekle falan gerçek İNSAN olunmadığını, hayatın gerçekten çok ama çok kısa olduğunu ve yaşamımızı sürekli yönlendirmeye çalışmaktansa hayatın bize sürprizler getirmesine fırsat vermemiz gerektiğini, sevdiklerimizin kıymetini bilmeyi, herkesten ve her şeyden öğrenilecek bir şeyler olduğunu vesaire...  Dediğim gibi hayat en güzel öğretmen. Tabii dersler çıkartabilene.
 
İstemenin gerçekten önemli olduğundan bahsetmişken, ölmeden önce oğlumla Nairobi'ye gitmek istediğimi yazmak istiyorum. Arkadaşlarımızı, dut ağacını, doktorumuzu, evimizi, duruyorsa eğer bahçedeki hanımelimizi göstermek ve tadını hala unutamadığımız közlenmiş tatlı patates yedirmek  için. Tatlı patates her yerde satılan bir sebze tabii ki ama ne kadar uğraşsam da Nairobi'deki o gariban Kenyalı'nın yaptığı gibi yapmayı beceremiyorum. Tatlı patates, tatlı bir bahane aslında. Zira hayatımın en en en güzel zamanlarını herkesin ilk duyduğunda burun kıvırdığı Kenya'da geçirdim. Bazen rüyalarımda Nairobi'deki evimizi görüyorum. Rüyalar o kadar gerçekçi oluyor ki sabah kalktığımda nerede olduğumu anlamak için bir iki dakika etrafa boş boş bakıyorum.
 
 
Bloga yazmayalı uzun süre olduğundan hayatımda neler olup bittiğine dair kısaca bilgi vermek istedim. Bundan sonra fırsat buldukça yazmaya devam edeceğim.
 
Amerika'dan en içten sevgilerimle.

Not: Yukarıdaki fotoğrafı Amerika'daki evimize taşındığımızın ilk günü çektim. Duvarlara rağmen sarmaşığın büyüme azmi çok etkileyici değil mi?
 
 
 
 

Thursday, May 9, 2013

BİR GÜN DEDİĞİN NEDİR Kİ SADECE 24 SAAT !

Bugünlerde zamandan yana çok şikayetçiyim. " Neden bir gün 24 saat ki? " diye sürekli hayıflanıyorum. Çünkü göz açıp kapayıncaya kadar günler, haftalar hatta aylar geçip gidiyor. Öyle ki Türkiye'ye geleli neredeyse bir sene olacak ama herkese fark etmeden "yeni geldik " diyorum. Halbuki 335 gündür Ankara'dayız. Ve ben 335 gündür kendim için hiçbir şey yapmıyorum, şaka gibi! Hiçbir şey yapmamanın vermiş olduğu vicdan azabı da cabası tabii. Birşeyler yapmak derken işe gidip gelmeyi, çocuğu okula bırakmayı,  evi temizlemeyi, alışveriş yapmayı, bulaşık makinesini boşaltmayı, arabayı servise götürmeyi kasdetmediğim malumunuz.

Bir arkadaşım  " Seni hiç yürürken görmedim, sürekli koşuyorsun. "  dedi. Hakikaten de öyle, içimde atlılar koşturuyor gibi sürekli bir koşturmacanın içerisindeyim. Sabah kalk, YH'ye küçük bir kahvaltı hazırla, evin ufak tefek işlerini hallet, giyin-süslen, YH'yi kreşe bırak sonra işe git, öğlen eve gel yemek ye, evi derle topla, tekrar işe git, akşam işten çık, çocuğu kreşden al, varsa market alışverişi vs yap, eve git, akşam yemeğini hazırla, yemek ye, YH ile oyun oyna sonra da  yat uyu.

Bir senedir aşağı yukarı bunları yapıyorum. Bazen kendimi robot gibi hissettiğimi söylesem abartmış olmam. Çünkü bu koşturmacanın içerisinde blog yazmaya, fotoğraf çekmeye, piyano kursuna, arkadaşlarıma hatta adam akıllı yemek yapmaya bile zaman ayıramıyorum.  Frambuazlı cheesecake  yaptığım günler mazinin tozlu sayfalarında kaybolup gidecek sanırım :)  (Mantılar, börekler, dolmalar yapıp gönderen annecim iyi ki varsın). Bu nedenle, bir yerlere yetişme telaşı olmadan elime kahvemi alıp, kitabımı okuduğum Roma'daki ev hanımı hallerimi özlüyorum bazen.

Zaman su gibi akıp geçerken insanın sevdiği şeylere vakit ayıramaması çok önemli bir mutsuzluk kaynağı bence. Bu nedenle zaman yönetimi konusunda neler yapabilirim diye düşündüm ve aşağıda bu konuda halihazırda yaptığım  uygulamaları sıraladım. Bunları yapıp hala mutlu değilsem ve zamandan yana şikayetçiysem daha fazlasını yapmaya  ihtiyacım olduğu kesin.
1. Televizyon izlememek.
Televizyonu çıkardım hayatımdan. Arada sırada yemek yerken  ipad den 80'leri izliyorum.

2. Sevilen şeyleri gün içine serpiştirmek.
Arabada giderken ted talks dan indirdiğim videoları dinliyorum. Audio books larda iyi fikir.

3. Haftaları, günleri hatta saatlari programlamak.
 Bunu da mümkün olduğunca yapmaya çalışıyorum.

4. Güne erken başlamak.
 Uykuya düşkün biri olarak bu konuda istikrar sağlamış değilim.

 Bunların dışında eğer siz de  zamanınızı verimli kullanmak adına neler yaptığınızı benimle paylaşırsanız çok sevinirim.

P.S.: Geçen gün Taylor Swift'in bir röportajında  "sanity button " diye birşey uydurduğunu okudum. Şarkıcı çok bunaldığı zamanlarda bir  "aklını başına alma düğmesi " hayal edip, ona bastığını söylemiş. Bu düğmeye basınca " Hayatın çok güzel olduğunu ve şikayet edecek birşey olmadığını " telkin ediyormuş kendine. Böylelikle hayatın güzellikleri diğer tüm kötü taraflarını silip götürüyormuş.

Saturday, January 19, 2013

Merhaba Yeni Dünya

Öncelikle blogdaki uzun sessizliğimden dolayı herkesten çok özür dileyerek başlamak istiyorum bu yazıya. Gerçek dünyadaki hayatı yakalamaya çalışırken ne yazık ki zaman su gibi akıp geçmiş.

 Bu süre zarfında hayatımızda o kadar çok şey değişti ki! Şimdi nereden ve nasıl başlayacağım konusunda zorlandığımı itiraf etmeliyim.



 Roma'ya vedamız Nairobi'deki kadar duygusal olmadı. Ama veda zamanlarında içimi arabesk bir hüznün kapladığı doğru. Bu, belki de insanın kendisine ait hatıraları orada bırakmasının hüznüdür. Kim bilir?




Ankara'ya döndükten sonra ev, eşya, araba derdini halletmemiz epey zamanımızı aldı. Ankara'ya alışmam da kolay olmadı. Bir kaç ay turist gibi gezdim.  3 sene önce bir okur bana  şu yazıda farklı ülkelerde yaşamanın bende neleri değiştirdiğini sormuştu. " Bunu tam olarak Türkiye'ye gittiğimde anlayabilirim. " demiştim. Nitekim de doğruymuş. Daha önce beğendiklerimi beğenmemeye, nefret ettiğim şeyleri ise sevmeye başladığımı fark ettim.




YH okula (kreş) başladı. Ama okula alışması hiç kolay olmadı. Haftalarca okul kapısında nöbet tuttum. Okulun psikologu, hep benimle birlikte vakit geçirdiği için YH'nin bana gereğinden fazla bağımlı olduğunu söyledi. Benden sağlıklı bir şekilde ayrılması için YH'ye uygun bir program belirledik. İlk zamanlar ben de onunla birlikte sınıfa gittim. Sonra 2 saat, daha sonra 3 saat ayrı kalma derken  3. ayın sonunda YH ağlamadan okula gitmeye başladı. Daha da önemlisi YH'nin Türkçesi çook ilerledi. Bu arada YH Roma'da iken  "büyüyünce kitap okuyucusu olucam " derdi. Okul dönemiyle birlikte sürekli hastalanınca doktorlar ile fazla haşır neşir olduğundan mıdır nedir şimdi ise " acil doktoru olucam. " diyor. 



Ben işe başladım. Muhabir değilim ama. Yukarıdaki fotoğrafı geçen sene Nisan ayında, Can Bonomo, Eurovizyon'a katılacağı şarkının tanıtımı için Roma'ya geldiğinde çekmiştim. Yaptığım haberin detaylarını şuradan izleyebilirsiniz. Sizin de göreceğiniz üzere kameralarla barışık değilim. Haber müdürümün yüzümü göstermem konusundaki ısrarlarına rağmen şimdiye kadar sadece sağ elim meşhur oldu :). Hele ki canlı telefon bağlantılarımız evlere şenlikti. Neyse ki  kalp krizi falan geçirmeden eşimle birlikte tayin olup çalışabileceğim bir meslek edindim kendime. Bir çırpıda olmadı bu  pek tabii. KPSS- test- yazılı- mülakat derken çok zor bir sınav sürecinin ardından  iş hayatının tam ortasında buldum kendimi.

Durum işte böyle sevgili okur. Şeytanın bacağını kırmış olmanın mutluluğu ve yeni yazılar ile geri döndüm.