Related Posts with Thumbnails

Monday, December 7, 2009

ZÜRAFA MALİKANESİ (GIRAFFE MANOR)

Zürafa Merkezinin hemen yanında yer alan, büyük ihtimalle dünyanın başka hiçbir yerinde bulamayacağınız ilginç bir otelden bahsetmeden edemeyeceğim. 1932 yılında İskoç av köşklerine benzetilerek inşa edilen Zürafa Malikanesi adlı bu küçük otelde kalanlar, zürafalarla birlikte kahvaltı etme ve onları odalarından besleme şansına sahip oluyor. Nairobi'ye yolunuz düşer ve bu otelde kalmayı arzu ederseniz, otelin irtibat bilgilerine buradan ulaşabilirsiniz...



   

Saturday, December 5, 2009

ZÜRAFA MERKEZİ

Yoğun ve yorucu nairobi national parkbir sürecin ardından Nairobi'ye tam olarak yerleştikten sonra sıra artık etrafı keşfetmeye gelmişti.  Modern hayat ile vahşi doğanın hiçbir  yerde olmadığı kadar iç içe olduğu Nairobi'de gökdelenler ile aslanları aynı fotoğraf karesinde buluşturmak, zürafaları ellerinizle (hatta dilerseniz ağzınızla) beslemek, evlat edindiğiniz yetim fili uyku saatinden önce sevmeye gitmek mümkün. İlk durağımız gitmekten neredeyse hiç sıkılmadığımız, zaten sevdiğim zürafaları daha da çok sevmemi sağlayan zürafa merkeziydi.

Zürafa Merkezi,  etleri ve derileri yüzünden öldürülüp yaşam alanları yok edilen ve sayıları o dönemde 120'ye düşen Rothschild cinsi zürafaların neslinin tükenmesine engel olmak, bu zürafaların sayılarını arttırmak  ve Kenya halkını bu konuda bilinçlendirmek amacıyla Vahşi Yaşam Afrika Fonu tarafından kurulmuş. Bugün Kenya'da yaşayan toplam 300 Rothschild cinsi zürafanın 14 tanesi bu merkezde bulunuyor. Burada zürafaları doğal hayatlarında görebiliyor, inşa edilen Muhtelif 128gözlem kulesine çıkarak görevliler tarafından size verilen yemleri kullanarak onları ellerinizle besleyebiliyor, ayrıca zürafalara ilişkin (kalplerinin 11 kg olduğundan bir gün içerisinde yalnızca 5 ila 30 dakika arasında uyuduklarına kadar) daha fazla bilgi edinebiliyorsunuz .

Oturma iznimiz olduğu için normalde 700 Şilin (yaklaşık 14 Lira) olan giriş ücreti için 100 Şilin ödedikten sonra içeri girdik ve ben heyecanla gözetleme kulesinde zürafaları besleyen insanların yanına gittim. Zürafaları beslemek üzere yem tenekesinden bir avuç yem aldım ancak başlangıçta elimi zürafalara yalatmaya bir türlü cesaret edemedim. Fakat etrafımdaki insanları, özellikle aileleri tarafından ağızlarına yem konulmak suretiyle yüzleri korkusuzca zürafalara yalatılan çocukları gördükten sonra bu otobur  "hayvancıklardan" korkmamın çok saçma olduğunu düşünerek cesaretimi topladım ve  heyecandan avucumda terlemiş yemleri yemesi için elimi zürafaya uzattım. İşte o an içimde ne fırtınalar koptuğunu anlamak için yandaki fotoğrafa bakmanız yeterli :)Kenya (106)

Başlangıçtaki çekingenlikten sonra bu zarif ve mağrur hayvanlarla birbirimize çok alıştık. Zürafaları bebeğini besleyen bir anne titizliğiyle besleyip bir yandan da onlarla konuştum. Onlar yedikçe sanki  benim karnım doyuyormuşçasına mutlu oldum. Bir ara abartarak aynı anda dört zürafayı beslemeye çalışıp küçücük  yemlerle onların hızına yetişemediğimden benden sıkılıp, gitmelerine neden oldum. Ses telleri olmadığı için ses çıkaramayan zürafaları  yanıma tekrar nasıl çağırırım diye düşünürken bakıcıları yanıma geldi ve yem tenekelerini birbirine vurarak ses çıkartıp onları tekrar yanıma getirmeyi başardı. Fakat bakıcısı, zürafa gelince,  ağzına aldığı yemi zürafaya vererek, ısrarla aynısını benim de yapmamı istedi. Tamam çok sevdim  bu hayvancağızları, benim için buraya kadar geldiler fakat bunun karşılığında da kimse onları öpmemi yada yüzümü yalamalarına izin vermemi beklemesin! Tam da böyle düşünürken  zürafa tükürüğünün ciltteki gözenekleri sıkılaştırıp,  kırışıklıkları azalttığını öğrenince yüzümün her yerine  zürafanın sevdiğini söyledikleri yiyecekleri yapıştırıp, yüzümü uzun uzun yalamasına izinn600565274_208883_3779 verdim.  Hatta ağzının kenarlarından sarkan salyaları da şifadır deyip küçük bir kavanoza koyup gece yatmadan önce ve sabahları kalkınca sürdüm.  Şaka tabii ki :) Ama zürafa tükürüğü aslında gayet zararsız bir antiseptik...

Gelelim zürafalarla ilgili bazı bilgiler vermeye. Eskiden Avrupalılar  zürafaya,  deveyle leoparın çiftleşmesinden oluştuğunu düşündükleri için cameleopard demişler. 5 metreye yakın boylarıyla karada yaşayan en uzun memeli  olma unvanına  sahip olan zürafaların  boynundaki omur sayısı ile küçük  bir farenin boynundaki omur sayıları aynı,  yedi. Tek fark zürafanın kemiklerinin, farenin kemiklerinden daha büyük olması. Ayrıca bu hayvanların yaşayabilmesi için kalplerinden iki metre yukarıdaki beyinlerine kan göndermesi şart.  Çok da kolay olmayan bu iş için zürafaların kalpleri yaklaşık 11 kilo. Eğilip kalkmaları zor olduğu için gün içerisinde sadece 5 ila 30 dakika süreyle  ayakta uyuyorlar. Bu zarif  hayvanların bir   başka özelliği de yürürken  aynı anda sağ ön ve arka bacağını, daha sonra da sol  ön ve arka bacağını eş zamanlı olarak hareket ettirebiliyor olması. Bu nedenle yürüyüşleri biraz nazlı, edalı.  Ancak bu sevimli canlılar Giraffe_family_by_valkyrjanyavaş görünmelerine rağmen isterlerse bir attan daha hızlı koşabiliyor, ayrıca bir ay boyunca su içmeden yaşayabiliyorlar.  Hamilelikleri 15 ay sürüyor ve yavrularını 9 ay boyunca emziriyorlar.

Bu zarif hayvanların  düşmanları ise aslanlar ve insanlar. Aslanlar, su içerken yerden kalkmaları zorlaştığı için boyunlarına atılıp zürafaları öldürebiliyor. İnsanlar ise zürafaları etleri ve derileri için öldürüyor.

WARTHOG

Zürafa Merkezine gittiğimde ilk başta zürafaların sevimliliklerine kendimi fazla  kaptırıp etrafı incelemeye  fırsat bulamasam da,  bir süre sonra zürafaların  yanından bir an olsun bile ayrılmayan çirkin ama sevimli, yaban Muhtelif 129domuzuna benzeyen ama yaban domuzundan daha küçük hayvanlar dikkatimi çekti. Aslan Kral'da da görebileceğiniz, daha sonra adının warthog (sözlükte Afrika yaban domuzu olarak çevrilmiş) olduğunu öğrendiğim bu hayvanlar zürafaların yanından hiç ayrılmıyor. Onlar için zürafalar adeta birer erkan uyarı sistemi. Kendi kısacık boylarıyla göremedikleri tehlikeleri zürafaların hareketlerine bakarak algılıyor v e kendilerini koruyabiliyorlar.

Kenya__The_Old_Wise_Warthog_by_jakub_sudraAni bir ses  duyduklarında kuyruklarını dikip kaçmaları, toprağın, kirin pisin içinde yuvarlanmaları, burunlarının kenarlarındaki komik boynuzları, bastı bacak boyları ile warthoglar zarif, endamlı, asil zürafaların yanında sönük kalıyorlar belki ama ne de olsa doğadaki her şey zıttıyla kaim, onların da bir işlevi var..

Technorati Etiketleri: ,,,

Sunday, November 22, 2009

DOĞU AFRİKA'NIN KALBİ, ZITLIKLARIN ŞEHRİ NAİROBİ

kenya_africa haritaDört milyonu aşkın nüfusuyla Doğu Afrika'nın 4. büyük kenti olan Nairobi, adını modern hayatı reddedip  geleneksel bir şekilde hayatlarını devam ettiren Masai kabilesinin dilindeki  "soğuk su" (uaso nyrobi) ya da  "soğuk suyun doğduğu yer" (enkara nyrobi) kelimelerinden alıyor. Dünyanın safari başkenti ya da güneşli şehir olarak da bilinen Nairobi aslında genç bir şehir. İngilizler tarafından buraya 1899 yılında önce bir demiryolu kampı, daha sonra da Uganda demiryolunun merkezi kurulmuş. 1905 yılında ise Nairobi başkent yapılmış. Böylece İngiliz Doğu Afrika'sının merkezi olan şehir bugün de Doğu Afrika'nın merkezi konumunda. Ziraequator line uluslararası kuruluş ve şirketlerin bölge merkezleri,  New York, Cenevre ve Viyana'dan sonraki dördüncü Birleşmiş Milletler Karargahı, BM İnsan Yerleşimleri Programı ve BM Çevre Programının merkezleri halen Nairobi'de.
 
Nairobi ekvatorun 145 km güneyinde yer alıyor.  Ekvatora yakın olması nedeniyle de gündüz ve geceler yıl boyunca yaklaşık 12 saat yaşanıyor. Ekvator çizgisinin bulunduğu yere gittiğinizde (çizgi falan   yok tabii) huni benzeri bir cismin üzerine döktüğünüz suyun  ekvatorun bir adım yukarısında (kuzey yarım kürede) sağa doğru, güney yarım kürede sola doğru,  ekvator çizgisinin tam üzerinde ise aşağı doğru aktığını görecek ve sanırım büyük çoğunluğunuz Barış Manço'yu yad edeceksiniz :)
İKLİM - BİTKİ ÖRTÜSÜ
Nairobi-Uhuru-ParkNairobi'de bizdekinin aksine, dört mevsim yerine yağışlı ve yağışsız olmak üzere sadece iki mevsim yaşanıyor. Daha çok bizdeki ilkbahar ve sonbahara tekabül eden bu mevsimlerden yağışlı mevsimler ise kısa yağışlar ve uzun yağışlar olmak üzere ikiye ayrılıyor. Küresel ısınmanın da etkisiyle  yerli halk bile yağışların ne zaman başlayıp  ne zaman sona erdiğini söyleyemiyor ancak genel olarak Mart-Mayıs döneminde uzun yağışlar, Kasım-Aralık döneminde ise kısa yağışlar yaşanıyor. Her ne kadar Türkiye'de hemen herkes Afrika'nın her yanında kavurucu sıcaklar yaşandığını düşünse de, Nairobi'de sıcaklıklar 31-32 derecenin üzerine pek çıkmıyor. Güney yarım kürede kış mevsimi olan Haziran-Eylül döneminde ise sıcaklıklar gündüz 11, gece ise 5 dereceye kadar düşebiliyor. 
 
Dört mevsim bahar yaşanıyor olması, önemli ölçüde yağış alıyor olması ve deniz seviyesinden 1.650 m  yüksekte olmasından dolayı jakarandaNairobi 4 mevsim yeşil ve her mevsim çiçeklerle dolu. Ayrıca sıtmaya neden olan dişi anofel sinekleri de yüksek rakımda yaşayamadıklarından, şehir merkezinde sıtmaya sık rastlanmıyor. Sizin anlayacağınız iklim ve doğa açısından burası tam bir yeryüzü cenneti.
 
Bu müsait iklim sayesinde de Nairobi ve çevresinde yıl boyunca kesme çiçek üretimi yapılıyor, ayrıca dünyanın en kaliteli çayları yine bu yörede yetişiyor. Kenya Avrupa Birliği'nin bir numaralı çiçek ihracatçısı. Kenya'da yetişen çiçeklerin neredeyse tamamı uçaklarla önce Hollanda'ya, oradan da tüm dünyaya gönderiliyor. Ayrıca afiyetle içtiğiniz Lipton Yellow Label'ların bu kadar çabuk ve güzel renk vermesinin sırrı da içinde bulunan bir miktar Kenya çayı (bu konuya ileride ayrıntılı bir biçimde değineceğim). Çiçeklerle ilgili son bir not: Türkiye'de saksıda yetiştirmek için çabaladığımız bir çok çiçek, burada doğal bir biçimde yetişiy0r..

Bu müsaittea field iklimden istifade etmek için ben de evimizin bahçesinin küçük bir bölümünde domates, maydanoz,  biber, marul vs. yetiştirdim.  Türkiye'den götürdüğüm tohumlar, yağışların etkisiyle  çok kısa süre içinde ürün verdiler. Bu sayede ben de kendi yetiştirdiğim sebzeleri yemenin ne kadar keyifli olduğunu anlamış oldum. Kendi elinizle ektiğiniz, suladığınız, otlarını temizlediğiniz, yemeye kıyamadığınız sebzeler.

 


ZITLIKLARIN ŞEHRİ
Kibera Muhteşem iklimi ve doğal güzelliğinin yanı skyline-nairobi-kenya-all2813287sıra Nairobi'ye gelir gelmez   hissettiğiniz ilk şey, şehre hakim olan zıtlıklar.  Bir yanda gökdelenler, harika malikaneler, diğer yanda teneke evlerden müteşekkil, hiçbir altyapısı bulunmayan gecekondular;  bir yanda parasızlıktan işine yürüyerek giden insanlar, öte yanda son model arabalar; bir yanda mısır unundan başka gıdası bulunmayanlar, öte yanda dünya standardında restoranlar; bir tarafta takım elbiseli, modern giyimli  insanlar, diğer tarafta kulak memeleri kesilerek sarkıtılmış, üzerlerinde suka denilen ince battaniyeleri, eski araba lastiklerinden yapılmış terlikleri ve ellerinden asla bırakmadıkları ince sopalarıyla caddede yürüyen Masailer.  Zenginlik ile fakirliğin bu kadar keskin bir şekilde hissedilmesi ve bu kadar iç içe yaşanması sanırım bir Afrika  gerçeği.

nairobi_gün batımıMasai_Warrior_by_demi2004nairobi streets3

Thursday, November 19, 2009

OTOTEYPLİ YATAK

Evimiz için mobilya seçmek, seçeneklerin azlığı nedeniyle ilk başlarda can sıkıcı bir süreç olsa da, mağazalardaki nev-i şahsına münhasır mobilyaları gördükçe, Kenyalı marangozlarla tanıştıkça nispeten keyifli, en azından öğretici bir süreç haline geldi. Aslında malzeme oldukça kaliteli ve ucuzdu (anladığım kadarıyla İngilizler de mobilyalarının ününü, kolonilerinden götürdükleri bu kaliteli kerestelere borçlular) ama mesele işçilik ve tasarımdı.

Kenya'da orta sınıf bulunmadığından, mağazalardaki mobilyalar genelde ülkenin üst sınıfına hitap eden büyük, gösterişli ve bizim zevkimizle uzaktan yakından alakası olmayan şeylerdi. Örneğin kocaman deri koltuklar zenginler için vazgeçilmezdi. mobilya1Aralarında tasarım harikaları da yok değildi ama huyumuz kurusun, biz sade şeyler seviyorduk :) Örneğin bir hipermarkette gördüğümüz kocaman, yuvarlak çift kişilik bir yatağı sanırım hiç unutmayacağım. Dört bir yanı deri kaplı bu tasarım harikasının büyükçe bir yatak başlığı, ve bu başlığın tam orta yerine monte edilmiş renkli düğmeleri olan bir araba teybi vardı. Evet yanlış duymadınız, sanırım yatak odasında müzik dinlemeyi çok sevenlere hitap eden bu ürün sayesinde yataktan kalkmadan istediğiniz parçayı dinlemeniz mümkündü (maalesef akıl edip fotoğrafını çekmedim). Peki ses nereden çıkıyordu diyorsanız, yatağın ön kısmının sağ ve sol tarafına monte edilen  iki adet büyükçe hoparlörden :) Aslında yüzebilse gayet iyi bir hovercraft olabilirdi yani, hem böylece sahil yolunda hava atmak için arabada müziği sonuna kadar açmayı seven gençler, denizde yüzenlere hava atma fırsatına da kavuşmuş olurlardı :)

Belirli bir süre mağazalarda mobilya baktıktan sonra istediğimiz gibi mobilya bulamayacağımızı anlayıp,  nairobi-roadside furniturebizden eskilerin tavsiyesine uyarak yol kenarında üretim yapan mobilyacıları ziyaret etmeye karar verdik. Kah kataloglarında gördüklerimizde değişikliklere giderek, kah onlara ne istediğimizi anlatarak siparişlerimizi verdik. Kendileri mobilyalı evlerde oturmadığından bazı şeyleri anlatmak zaman aldı (örneğin sehpaların nasıl olması gerektiğini anlatıp bir de ölçülerini vermek zorunda kaldık, yine de geldiklerinde birbirlerinin içine tam geçmiyorlardı) ama mobilyalar aşağı yukarı zamanında ve istediğimize yakın tasarımlarla evimize teslim edildi. Böylece de sıra artık şehirden bahsetmeye geldi...

Monday, November 16, 2009

ŞEFFAF DOSTLARIM


Yaşadığımız yerin ormanlık olması nedeniyle kendimi burada misafir gibi hissediyordum. Nedenine gelince, doğal yaşam alanlarını işgal ettiğimiz maymunlar, bukalemunlar, iguanalar ve diğer hayvanlar buranın  gerçek ev sahipleri olduklarını biliyormuşçasına bizi –en azından beni- sık sık rahatsız ediyorlardı.
Nairobi'ye geldiğimizin sanırım 3. günü akşamı bir yandan ne kadar güzel bir yere geldiğimi düşünüp diğer yandan eşyalarımı yerleştirirken birdenbire duvarda şeffaf olduğu için içi görünen, pörtlek gözlü bir kertenkele (gecko) gördüm (O an "hayvancağız"dan öylesine ürkmüş, öylesine tiksinmiştim ki, şimdi bile aklıma geldikçe tüylerim diken diken oluyor). Ben çığlık çığlığa nereye kaçacağımı bilemediğimden merdivene oturup, korkumdan ağlamaya başladım. Kendime geldiğimde yapacağım ilk işin biletimi alıp, valizimi toplayıp buradan gitmek olduğuna karar verdim. Aşk, sevgi tamam da hiçbir şey beni bu şeffaf kertenkelelerle birlikte yaşamaya ikna edemezdi. Aşağıdan sesimi duyup koşarak yanıma gelen eşim korkmamı falan söylüyordu ama korkuyordum, hatta korkudan titriyordum.
Ben ki böcekten korktuğu için akşamları terasta bile oturamayan, küçükken çimlerde oynarken paçamdan içeri bir kurbağa yavrusu  girdiği için yeşil olan hiç bir hayvana bakmaya, isimlerini dahi duymaya tahammül edemeyen biriydim.  Bu kertenkelelerle aynı evi paylaşmam söz konusu bile olamazdı. (Bu yazıyla ilgili sayfaya koymayı düşündüğüm fotoğrafın bile sadece linkini vermekle yetiniyorum:http://newsimg.bbc.co.uk/media/images/42525000/jpg/_42525011_2.jpg) zira blogu her açtığımda bu yaratığı görmek istemiyorum:) )
Allah’ım ya ben gece uyurken yatağın içine girerlerse? Zaten küçükken pantolonumun paçasından giren küçük kurbağa yeteri kadar bozmuştu psikolojimi, şimdi ise bu kertenkelelerle nasıl baş edecektim? Örneğin kıyafetlerin arasına sinsice girip ben giyinirken ortaya çıkarlarsa, o an gerçekten kalp krizinden ölebilirdim. En kötüsü de ya yiyeceklere geliyorlarsa? Düşüncesi bile mide bulandırıcıydı.
Biraz sakinleştikten sonra gitmek yerine kertenkeleleri nasıl evden uzaklaştıracağımızı düşünmeye başladık. İlaçlama, kedi vs. Ertesi sabah komşularımıza yaşadıklarımızı anlattığımızda aldığım cevap karşısında ikinci şokumu yaşadım. Çünkü komşumuz bana odasında da iki tane kertenkele olduğunu, arkadaşlarım dediği bu yaratıkları çok sevdiğini, ne kadar sevimli hayvanlar olduğunu söyledi. Hem kertenkelelerin sivrisinekleri yiyen faydalı canlılar olduklarını, yiyeceklerimize de yaklaşmadıklarını, öldürsek de muhtemelen bu kez de arkadaşlarının bir yolunu bulup evimize gireceğini, kedilerin ise kertenkelelerle adeta oynadığını, onları parçalara ayırdıktan sonra yemeyip ulu orta bıraktıklarını da ilave edip kertenkelesiz bir hayata dair tüm umutlarımı yok etti.
Buraya ilk geldiğim günden beri kendimi Alice harikalar diyarında gibi hissederek, masal dünyasındaymışım gibi yaşasam da bu yaratıklar hayatın acımasız gerçekleri olarak karşıma çıkmışlar ve bütün büyüyü bozmuşlardı. Onları gördükten sonra her ne kadar herkes yatağın içine, kıyafetlere, yiyeceklere gelmediklerini, sessiz sedasız kendi hallerinde hayvancıklar olduklarını söylese de ben hiç ikna olmamıştım. Fakat burası onların yaşam alanı olduğu için bu hayvanlarla baş etmek de mümkün olmuyordu. Her kertenkele gördüğümde olduğum yerde donup eşimi çağırıyordum. Böyle yapınca onlar da kaçmayıp yerlerinde duruyorlardı ama eşim onları öldürmeye hiç de istekli değildi, en fazla fırça ve kürek marifetiyle yakalayıp dışarı atıyordu.  Kertenkeleler de köpeklere benzer bir biçimde evden 1 km uzağa bıraksanız da yine dönüp dolaşıp yuvalarına geldiklerinden, tutup atmak kalıcı çözüm değildi. Gerçi öldürseniz dahi köklerini kurutmanız mümkün değildi ama bu, en azından geçici de olsa rahatlamamı sağlıyordu. Kendi kendime ben güçlü bir insanım, bu korkumu yenebilirim sonuçta onlar zararsız hayvanlar burası onların evi diyerek onlardan korkmamayı telkin edip, okuduğum kitaplardan edindiğim bilgilerle, beyin gücüyle korkularımı yenmeye çalışsam da bunun aptalca bir çaba olduğunu anladım :) Kertenkelelerden hala korkuyordum, daha doğrusu tiksiniyordum.
Kertenkelelerle hiçbir şekilde baş edemeyeceğimi anladıktan sonra tek çaremin onları görmemeye çalışmak olduğunu öğrendim . Bir odaya girmeden önce ben geliyorum lütfen gidin dermiş gibi kapıya vurup ses çıkartarak odaya giriyordum. Olur da kazara çıplak ayakla birinin üzerine basarım da genç yaşımda oracıkta hakkın rahmetine kavuşurum diye evin içinde dahi asla terliksiz gezmiyordum. 
Ben bu kadar korkarken kimilerinin kertenkeleleri çok sevdiğini, kimilerinin ise abartarak ellerine alıp sevdiklerini duydukça sinirim daha da bozuluyordu. Elbette ben de hayatı boyunca hiç kertenkele görmemiş bir insan değilim. Sokakta yeşil, çok hızlı hareket eden kertenkeleleri görüyordum ama evin içinde yaşayan üstelik baktıkça insanın içini kaldıran şeffaf kertenkeleler görmemiştim.
Hamile olunca durum biraz değişti. Hayvan sever eşim kertenkeleleri mecburen öldürmeye başladı. Ara sıra gelen misafirler de kertenkelelerle mücadelemize katkıda bulundular. Hatta bir keresinde misafirimiz kertenkeleyi öldürmek için üzerine baskülü atmış, kaçmasın diye kendisi de baskülün üzerine çıkmış ve eşim gelene kadar da en az bir 15 dakika kadar orada beklemişti.
Her ne kadar kertenkelelerden hala tiksinsem ve bu nedenle bloguma fotoğraflarını dahi koymaya dayanamasam da merak etmeyin hamileliğimi kazasız belasız sona erdirmeyi başardım. Kertenkelelerin geçebileceği pencere kenarı vb. küçük açıklıkları kapattıktan sonra "şeffaf dostlarımla" eskisinden daha az karşılaşır oldum...

Monday, November 9, 2009

İLK ALIŞVERİŞ



Nairobi'de ev kurmanın, aradığımız herşeyi bulmanın  çok da kolay olmayacağını  buraya gelmeden  önce az çok  tahmin ediyordum. Turist olarak gelmiş olsaydım  bir iki hafta ezine peyniri, taş fırın ekmeği, simit, zeytin, sucuk, turşu vs olmadan yaşayabilirdim ama   hayatımın bir kaç yılını burada geçireceğime göre bunlarsız ne yaparım diye kara kara düşünmedim değil.  Bu yiyecekleri canım çektiği zaman Polyannacılık oynayarak, kendimi mangoya, ananasa ve daha önce hiç tatmadığım tropikal meyvelere verip avuturum diye düşünürken, yaşadığımız yere yakın, içinde süpermarketten dişçiye, veterinerden, sinemaya, bowling salonundan mini golfe, fast food restoranlarından italyan dondurmacısına ve içinde çeşitli markaların bulunduğu mağazalara kadar bir çok şeyi barındıran bir alışveriş merkezinin varlığı kocaman bir oh çekmemi sağladı. Alışveriş merkezinin yakın olması , ihtiyaçlarımızı karşılamak üzere şehir merkezine gitmemize gerek olmadığı anlamına geliyordu.


Bizi kocaman bir fil maketiyle karşılayan, Kenya'nın migrosu veya walmart'ı diyebileceğimiz Nakumatt'ın raflarında özenle yerleştirilmiş pakmayaları, bulgurları, mercimekleri, fasulyeleri, pirinçleri, ithal olması nedeniyle kilosu Türk parasıyla 17-18  liradan satıldığı için  önünden geçen beyazların bir iki tane aşırdığı üzümleri, italyan ve ispanyol malı zeytinleri, tombul  patlıcanları, biberleri, domatesleri, (beyaz peynirin yerini tutmasa da) fetaları, turşuları vs. görünce derin bir oh çektim. Çünkü yemek yapmayı bile öğrenmeden evlendiğim için  gurme olan eşime  (abartmıyorum) Allah'ın Afrika'sında ne bulup da ne  pişiricem diye kara kara düşünmeme gerek kalmamıştı. Türkiye'den gelen düşük kalite kozmetik ürünleri, baklagiller, bisküviler, sıvı yağlar bile vardı. Fakat satılan bazı Türk markaların ürünleri, arap ülkelerinde üretilmiş olmaları nedeniyle, Türkiye'de satılanlardan çok farklıydı. Mesela Türkiye'deyken çok severek yediğim bir çikolatayı Nairobi'de markette görünce bir hevesle almış, ancak paketi açtığımda soluk renkli, tadı Türkiye'deki muadilini tutmayan birşeyle karşılaştığımda hayal kırıklığına uğramıştım.



Marketteki ürün çeşitliliğinden duyduğumuz sevinç, yurtdışında uzun süre yaşamayanlara garip gelebilir. Ancak Sahraaltı Afrika'da aradığınız herşeyi bulmak maalesef pek mümkün olmuyor. Örneğin eşimin bir arkadaşı ,bir Afrika ülkesinde yaşarken şehirde yalnızca orta ölçekli bir süpermarket bulunduğunu, bebek bezi, zeytinyağı gibi ürünler geldiğinde çokca alarak depoladıklarını, zira bu ürünlerin bir daha ne zaman geleceğini bilmediklerini söylemişti. Hal böyle olunca süpermarketi ve alışveriş merkezini gezince "burada yaşanır" dedik. Türkiye'den ilk kez ayrılmanın verdiği zorluğa bir de yokluk eklenseydi, sanırım işim çok daha zor olacaktı.

Marketteki hemen hemen her reyonun başında birisinin durması, kasada aldıklarımızı torbaya koyup daha sonra da arabaya taşımak üzere ayrı bir görevli bulunması burada  işsizlik ve fakirlik nedeniyle emeğin ucuz olduğunun iyi bir göstergesiydi. Her ne kadar daha sonra aldıklarımı kendim torbalara koyup taşımak istesem de buna kibar bir şekilde engel oldular, zira iş bittikten sonra az da olsa bahşiş alma umutları vardı.  Zaten biz de bahşiş vermek için adeta bahane arıyor, böylece insanların "çalışarak kazanma" kültürü edinmelerine kendi çapımızda bir katkıda bulunuyorduk. Zira Batılı bazı ülkelerin ve yardım kuruluşlarının kimi yanlış politikaları sonucu buralarda bir "dilencilik kültürü" hakim olmuştu. İnsanlar kimi zaman nasıl para kazanabileceklerinden çok nasıl yardım toplayabileceklerine kafa yoruyorlardı. Fakirliğin kökenlerine dair tesbitlerimi başka bir yazıya bırakıp, ilk alışverişimize dair küçük bir anektodu paylaşmak istiyorum.

Afrikalılara nispeten ırkçı bir gözlükle bakan bazıları, aman efendim zaten kötü besleniyorlar, sabah akşam mısır unu yiyorlar, o nedenle de kafaları çalışmıyor dese de, aslında zehir gibiler! Alışverişin ardından kasaya gittiğimizde kasiyer, ürünlerden birinde barkod olmadığını fark etti ve görevlilerden birine gidip ürünün fiyatını öğrenmesini söyledi (en azından biz öyle anladık). Koşarak giden görevli bir-iki dakika içinde döndüğünde ürünün fiyatını söylemek yerine kasiyere barkod numarasını (bildiğim kadarıyla 13 rakamdan oluşuyorlar) ezberden okuyuverdi. Bizim de haliyle ağzımız açık kaldı, açıkçası ben alakasız rakamlardan oluşan 13 hane bir tarafa, telefon numaralarını bile hafızamda zor tutuyorum..


Yeme, içme sorununu çözdüğümüze göre sırada eşyaları almak var ama nereden? Bir sonraki durak yol kenarındaki marangozlar...


Saturday, October 31, 2009

HARİKALAR DİYARI


Atatürk Havalimanı'nda,  Nairobi'ye gitmek için gerekli olan bütün işlemleri bitirmiş olmanın rahatlığıyla derin bir nefes aldıktan sonra uçağımızın kalkış saatini beklemeye başladık. Türkiye'den uzakta çok uzaklarda bir hayat kurmaya gidiyorduk. Bugün yepyeni bir milattı bizim için.  '' Nairobi neresi? Köy mü,kent mi? Haritada dahi yerini  bilmiyorum '' diyenler, Kenya'yı Konya anlayıp Kenyalı mısın kadifeli gelin türküsünü bana itafen söyleyenler...,kimse inanamıyordu gideceğime ama gidiyordum.

Uçağımıza bindikten dört saat sonra  dünyanın ilk yedi  yıldızlı ve en uzun oteliyle, yapay palmiye adasıyla, dünya şeklini alan yarım takım adalarıyla, gümrüksüz devasa alışveriş merkezleriyle  Dubai karşıladı bizi. 

Buradaki bekleme süresini alışveriş yaparak ve otele gidip uyuyarak  değerlendirdikten sonra Nairobi'ye gitmek üzere  uçağımıza bindik. 4.5 saat sonra Nairobi'yi kuşbakışı görmeye başladığım anda sevinçten gözlerim dolmaya başladı. Bulutların arasından yemyeşil doğasını, inanılmaz güzel tabiatını görüp hayran olmamak işten bile değildi. Hayatımda aldığım en doğru kararlardan birisinin buraya gelmek olduğunu bir kez daha anladım. Gelmeden önce kitaplardan bilgi edinmeye çalışsam da bir çok konuda kafamda soru işaretleri bulunuyordu. Ama o an inanılmaz bir şekilde çok mutluydum. National Geographic dergilerinde resimlerini gördüğüm, belgeselleri tadına doyulmaz bir zevkle izlediğim topraklara gelmiştim  Kendimi Alice Harikalar diyarında gibi hissetim. Şekerci dükkanına giren ama hangisini alacağına karar veremeyen bir çocuğun heyecanıyla etrafımı keşfetmeye çalışıyordum. Yeni bir kültürü tanımanın bana apayrı bir hayat tecrübesi kazandıracağını düşünüyordum.

Nairobi Jomo Kenyatta hava alanına vardık ve bizi evimize götürmek üzere karşılayan görevliyle birlikte yola koyulduk. Şehre giderken, sanki bize hoşgeldin demek için gelmiş gibi duran zürafaları görünce çok heyecanlandım. Hayvanat bahçesinde gördüğüm bu zarif hayvanları  doğal ortamlarında görmek muhteşem bir deneyimdi benim için. Nairobi National Park şehrin içinde hava alanının yakınında olduğu için onları burda görmemizin normal olduğunu ama her zaman bu kadar yakına gelmediklerini, şanslı günümüzde olduğumuzu söylediler. Böylelikle gerekli önlemler alındığı takdirde hayvanları, tel kafeslerde hapsetmek yerine doğal ortamlarında da görülebileceğini anladım.

Yol boyunca afrika akasyalarını, onların üzerine tünemiş ibisleri, adını bilmediğim muhteşem kuşları hayranlıkla izlerken şehre yaklaşmaya başladık. Şehrin merkezine yaklaştıkça modern binalar, gökdelenler, şık kıyafetli insanlar, lüks arabalar kafamdaki Afrika ile tezat bir manzara oluşturuyorlardı.Bu sırada zavallı, kıyafeti yırtık  ve kir  içinde ama gülünce gözlerinin içi gülen ,sevimli bir Kenyalı çocuk geldi. Mango sattığını işaret ederek, almamı istiyordu. Ben de dayanamayıp arabanın camını açıp, almaya teşebbüs ettim. Bizi alan görevli böyle bir şeyi kesinlikle yapmamız gerektiğini, hırsızlık olayları çok yaygın olduğundan tehlikeli olduğunu, eğer ondan alırsak arkadaşlarının da geleceğini söyleyerek engel oldu. Şöfor de kırmızı ışıkta durduğunda , arabada yalnız olduğunu gören hırsızların arabanın dikiz aynalarını göz göre göre söküp götürdüklerini  anlatarak durumun ciddiyetini belirtti. Yeni ayakkabı giyenin sosyete sayıldığı, elli dolara adam öldürüldüğü, zenginin çok zengin, fakirin çok fakir olduğu, halkı açken bir bakanın on beş  bin dolar maaş aldığı, bir tarafta insanlar konserve kutusunu andıran tenekeden yapılmış evlerde  yaşarken, diğer tarafta malikanelerin, şatafatlı evlerin olduğu, siyah ve beyazın, tezatlıkların şehri Nairobi'ye gelmiştim.

Şehir merkezinden uzaklaşıp, kalacağımız yere doğru giderken, yemyeşil ağaçların arasında yüksek duvarlı, elektirik telleriyle çevrilmiş, kapısında  güvenlik görevlileri bulunan evleri gördüm. Bu evlerin bir çoğunda beyazlar oturuyorlardı. Avrupa'da yaşayan bazı insanların yıl boyunca nerdeyse hiç güneş görmediklerini düşündüğümde burada neden çok fazla beyaz olduğunu anladım. Bu tabiat bile insanın mutlu olmasına yeterli bir sebepti. Yorucu olmasına rağmen keyifli geçen yolculuğumuzun sonunda kazasız, belasız evimize vardık ve Afrika serüvenimiz böylelikle başlamış oldu.

Sonraki yazılarımda Nairobi'den, sabahları erkenden kalkıp nasıl aslan avlamaya gittiğimizden, evimizin içinde yaşayan şeffaf kertenkelelerden, mutfaktayken bana selam vermeden geçmeyen maymundan, bahçemizdeki iguana ve bukalemundan, gece evimize girip buzdolabındaki yaprak sarmasını yiyen şempanzeden, hırsız baboonlardan, Afrika'dan bahsedeceğim.

 Bu arada aslan avı ve dolma yiyen şempanze mevzuları şaka tabi ki :)

Friday, October 30, 2009

AYRILIK VAKTİ

Gideceğimi aileme nasıl söylemeliyim diye kara kara düşünmeye başladım. Bu zamana kadar aldığım tüm kararların arkasındaydılar, şimdi '"hayır, gitmeni istemiyoruz" derlerse ne yapacaktım?  Neyse ki  bu süreç tahmin ettiğimden çok daha kolay oldu. Kızımız mutlu olacaksa biz özlemeye razıyız deyip, kararımı desteklediler. Bundan sonraki aşama ise çok hızlı ve yorucuydu. Mezuniyet, evlilik derken gitme vakti gelip çatmıştı.

2007 yılı Ekim ayının son günü yola çıkacaktık. Ankara'daki son gecemizde  valiz hazırlamaktan, evi toparlamaktan uyumaya dahi zamanımız  kalmadı. Türk Hava Yolları henüz Nairobi uçuşlarına başlamadığından, Nairobi'ye Emirates ile Dubai üzerinden gitmek zorundaydık. Bu durum, doğrudan uçuşla sadece 6 saat 10 dakika sürecek bir mesafeyi, aktarma süresi ile birlikte 22 saatte gitmemiz anlamına geliyordu. Ama belki de daha önemlisi, fazla bagajımıza müsahama gösterilmeyecekti. Bu nedenle kitaplarım vb. eşyalarım bir yana, kıyafetlerimin dahi hepsini yanıma alamıyordum. Bunun üzüntüsüyle seçiyordum her birşeyi. Üniversite 3.sınıfındayken çok sevdiğim arkadaşımla birlikte aldığım siyah kazağımı, doğum günümde Dilek'in hazırladığı albümü, özledikçe bakar hasret gideririm diye yanıma almaya çalıştığım fotoğrafları... Hepsini bırakmak zorunda kaldım. Seyyar dünyama alışmanın zor olacağını kabullenmem gerekiyordu. Çünkü sevdiğim herşeyi boyu ve kilosu sınırlı olan bir valize sığdırmam imkansızdı.

Tabii bu vesileyle iyi valiz hazırlamanın beceri gerektirdiğini, eşim kendimce itina ile hazırladığım  valizimi uçağın kalkmasına 3-4 saat kala tekrar hazırladığında anladım. (Tam da bu nedenle tecrübelerimi paylaşmak üzere yurtdışına giderken valiz nasıl hazırlanır?  başlıklı yazıyı hazırladım. Umarım konunun acemileri için faydalı olur.)

Defalarca yerleştirilip, tartılıp, boşaltılan valizler nihayet hazırdı. Artık gitme vakti gelmişti. Veda fikri o kadar zordu ki kimseyi aramak dahi istemedim. Zira arasam dahi konuşamayacak, vakit geldi ben gidiyorum diyemeyecektim...

Ankara'ya bizi uğurlamak için gelen annem ve babamı görünce, üniversiteyi kazandığım ilk yıl gelmişti aklıma. Beni yurda bıraktıkları ilk gün... Başka bir ayrılık vakti gelmişti  yine. Annemle göz göze gelirim de kendimi tutamayıp ağlarım diye boşluğa bakıyordum. Ne kendim ağlamak, ne de annemin ağlamasını görmek istiyordum. Lakin ayrılırken sesimin titremesine engel olamadım, boğazımdaki kocaman düğüm nefes almamı zorlaştırıyordu.  "Güle güle " diyebildim sadece bir de "sizi çok seviyorum ".

Thursday, October 29, 2009

Yurtdışına Giderken Valiz Nasıl Hazırlanır?


  • Yapmanız gereken ilk iş,  kullandığınız hava yolu şirketinin size ne kadar ücretsiz bagaj hakkı verdiğini öğrenmek. Bu bilgiyi biletinizde bulabilirsiniz. Ancak ücretsiz bagaj hakkınız ne kadar olursa olsun, bir parçanın  32 kiloyu geçmemesi gerektiğini aklınızdan çıkarmayın. Aksi takdirde check-in bankosunda güç durumlara düşebilirsiniz. Ayrıca bagajınızı tartmadan kesinlikle hava alanına gitmeyin. Zira size çok ağır gelmeyen bir valiz, yüklü miktarda ilave bagaj ücreti ödemenize neden olabilir.

  • Valizinizin, güvenlik görevlilerince siz yanında değilken dahi (check'in sonrasında) açılabileceğini göz önünde bulundurarak, içine değerli eşya ve x-ray'de görüldüğünde kuşkuya neden olabilecek malzeme koymayın (çörek yapmak üzere yanınıza alabileceğiniz haşhaş gibi :) ).


  • Sadece bir adet, maksimum 8 kilo ağırlığında kabin bagajı taşıyabilirsiniz (el çantanız hariç). Kabin bagajınız 8 kilodan ağırsa, check-in bankosundaki görevliden saklasanız iyi olur. Zira kabin bagajınızı tartarak, fazlalıkları uçağın altına verdiğiniz valie aktarmanızı isteyebilir. Kabin bagajınızın tartılmamasını sağlayabilirseniz, kitap vb. nispeten ağır eşyalarınızı kabin bagajında taşımanız size kilo avantajı sağlayabilir. Tabii örneğin 12 kiloluk bir çantayı, bir halterci misali kaldırarak kabindeki göze koymayı gözünüz kesiyorsa :)

  • Uçak kabinine sıvı alınmasında ciddi kısıtlamalar olduğunu aklınızdan çıkartmayın. Aksi takdirde oldukça değerli kozmetik malzemelerinizden bir kısmı elinizden alınabilir. Bunun için ilgili düzenlemleri önceden öğrenip, hazırlığınızı ona göre yapın. Ayrıca şampuan vb. tüm kozmetik malzemeleri ayrı ayrı poşetlemenizi öneririm, böylece olası bir sızma durumunda eşyalarınız kirlenmemiş olur.

  • Bunlara ilaveten gitmek istediğiniz ülkeye yiyecek, bitkisel ve hayvansal ürünler götürmek isterseniz, gideceğiniz ülkenin bu konudaki uygulamalarını kontrol edin. Mesela Allah'ın Latin Amerika'sında kahvaltıda ne yiyeceğim derdine düşüp Şili'ye beyaz peynir götürürseniz başınız derde girebilir, güzelim peynirinizden olacağınız gibi bir de ceza ödemek zorunda kalabilirsiniz. Tam bir paranızla rezil olma durumu yani...

Monday, October 26, 2009

Samimi Bir İtiraf


Seyyar kelimesi, Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre 1.Belli bir yeri olmayan, gezici, gezgin. 2.Kolay taşınabilen, katlanarak taşınabilir duruma getirilebilen, portatif anlamlarına geliyor. Yani tam da benim durumumu ifade ediyor. Katlanabilir dünyam, portatif dünyam...

Dünyamın seyyar hale gelmesi aslında eşimle tanışmamla başladı. Zira kendisi, mesleği gereği hayatının çoğunu yurt dışında geçirecekti. Üniversitenin son sınıfında öğrenci iken ailem de dahil olmak üzere herkesin bu kız evlenmez dedikleri ben, doğru insanı bulduğuma inanarak kendisiyle evlenmeye karar verdim. Evlendikten bir sene sonra çıkacak olan tayini ''duyulan lüzum üzerine'' 2007 sonbaharında başlamak üzere mayıs ayında açıklandı.

İlginçtir ki, tayin haberini AŞTİ'de aldım. 15 dakika sonra kalkacak olan Havaşı bekleyen eşim, ışıl  ışıl bakan gözlerle ''Tayinim nereye çıktı biliyormusun?'' dedi. O an hissetmiş gibi ''Afrika  mı?'' dedim.''Evet, Kenya'ya gidiyorum.''dedi.Benim ne düşündüğümü öğrenmek istercersine bana bakıyordu ama ben ise kafamda o anda şimşek hızıyla beliren onlarca sorunun cevabını bulmaya çalışıyordum. Daha okuldan bile mezun olmamışken, evlenme kararı almışım bu gelişmenin oluşturduğu şoktan kurtulamayanlar Afrika'yı duyunca ne yapacaklardı? Babam, ben seni yamyamlara yedirmem demez miydi? Tayini  Avrupa'ya çıksaydı koşarak gidecek, Afrika olduğunu duyunca yan mı çizecektim? İyi gün dostu muydum?...Bir karar vermem ve bu kararımın arkasında durmam gerekiyordu. Hamlet'in ikilemini, Shakesper  ''Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu!'' sözleriyle dile getirirken, ben de kendi kendime ''Gitmek ya da kalmak, işte bütün meselem bu !''  dedim. Gidersem mi yoksa kalırsam mı daha mutlu olacaktım? Benim için aşk Afrika'da mıydı? Benim yerimde o olsa, herşeyini bırakıp benimle birlikte gelirmiydi oralara?'' Kafamda oluşan soru baloncukları, kalbimin sesini dinlemeye başladığım an kaybolmaya başladı. Gitmeliydim, bir başkası için değil, sevgim için gitmeliydim, zira kutsaldı kendimce, kimi sevdiysem onun için gitmeliydim...