Related Posts with Thumbnails

Thursday, November 19, 2009

OTOTEYPLİ YATAK

Evimiz için mobilya seçmek, seçeneklerin azlığı nedeniyle ilk başlarda can sıkıcı bir süreç olsa da, mağazalardaki nev-i şahsına münhasır mobilyaları gördükçe, Kenyalı marangozlarla tanıştıkça nispeten keyifli, en azından öğretici bir süreç haline geldi. Aslında malzeme oldukça kaliteli ve ucuzdu (anladığım kadarıyla İngilizler de mobilyalarının ününü, kolonilerinden götürdükleri bu kaliteli kerestelere borçlular) ama mesele işçilik ve tasarımdı.

Kenya'da orta sınıf bulunmadığından, mağazalardaki mobilyalar genelde ülkenin üst sınıfına hitap eden büyük, gösterişli ve bizim zevkimizle uzaktan yakından alakası olmayan şeylerdi. Örneğin kocaman deri koltuklar zenginler için vazgeçilmezdi. mobilya1Aralarında tasarım harikaları da yok değildi ama huyumuz kurusun, biz sade şeyler seviyorduk :) Örneğin bir hipermarkette gördüğümüz kocaman, yuvarlak çift kişilik bir yatağı sanırım hiç unutmayacağım. Dört bir yanı deri kaplı bu tasarım harikasının büyükçe bir yatak başlığı, ve bu başlığın tam orta yerine monte edilmiş renkli düğmeleri olan bir araba teybi vardı. Evet yanlış duymadınız, sanırım yatak odasında müzik dinlemeyi çok sevenlere hitap eden bu ürün sayesinde yataktan kalkmadan istediğiniz parçayı dinlemeniz mümkündü (maalesef akıl edip fotoğrafını çekmedim). Peki ses nereden çıkıyordu diyorsanız, yatağın ön kısmının sağ ve sol tarafına monte edilen  iki adet büyükçe hoparlörden :) Aslında yüzebilse gayet iyi bir hovercraft olabilirdi yani, hem böylece sahil yolunda hava atmak için arabada müziği sonuna kadar açmayı seven gençler, denizde yüzenlere hava atma fırsatına da kavuşmuş olurlardı :)

Belirli bir süre mağazalarda mobilya baktıktan sonra istediğimiz gibi mobilya bulamayacağımızı anlayıp,  nairobi-roadside furniturebizden eskilerin tavsiyesine uyarak yol kenarında üretim yapan mobilyacıları ziyaret etmeye karar verdik. Kah kataloglarında gördüklerimizde değişikliklere giderek, kah onlara ne istediğimizi anlatarak siparişlerimizi verdik. Kendileri mobilyalı evlerde oturmadığından bazı şeyleri anlatmak zaman aldı (örneğin sehpaların nasıl olması gerektiğini anlatıp bir de ölçülerini vermek zorunda kaldık, yine de geldiklerinde birbirlerinin içine tam geçmiyorlardı) ama mobilyalar aşağı yukarı zamanında ve istediğimize yakın tasarımlarla evimize teslim edildi. Böylece de sıra artık şehirden bahsetmeye geldi...

Monday, November 16, 2009

ŞEFFAF DOSTLARIM


Yaşadığımız yerin ormanlık olması nedeniyle kendimi burada misafir gibi hissediyordum. Nedenine gelince, doğal yaşam alanlarını işgal ettiğimiz maymunlar, bukalemunlar, iguanalar ve diğer hayvanlar buranın  gerçek ev sahipleri olduklarını biliyormuşçasına bizi –en azından beni- sık sık rahatsız ediyorlardı.
Nairobi'ye geldiğimizin sanırım 3. günü akşamı bir yandan ne kadar güzel bir yere geldiğimi düşünüp diğer yandan eşyalarımı yerleştirirken birdenbire duvarda şeffaf olduğu için içi görünen, pörtlek gözlü bir kertenkele (gecko) gördüm (O an "hayvancağız"dan öylesine ürkmüş, öylesine tiksinmiştim ki, şimdi bile aklıma geldikçe tüylerim diken diken oluyor). Ben çığlık çığlığa nereye kaçacağımı bilemediğimden merdivene oturup, korkumdan ağlamaya başladım. Kendime geldiğimde yapacağım ilk işin biletimi alıp, valizimi toplayıp buradan gitmek olduğuna karar verdim. Aşk, sevgi tamam da hiçbir şey beni bu şeffaf kertenkelelerle birlikte yaşamaya ikna edemezdi. Aşağıdan sesimi duyup koşarak yanıma gelen eşim korkmamı falan söylüyordu ama korkuyordum, hatta korkudan titriyordum.
Ben ki böcekten korktuğu için akşamları terasta bile oturamayan, küçükken çimlerde oynarken paçamdan içeri bir kurbağa yavrusu  girdiği için yeşil olan hiç bir hayvana bakmaya, isimlerini dahi duymaya tahammül edemeyen biriydim.  Bu kertenkelelerle aynı evi paylaşmam söz konusu bile olamazdı. (Bu yazıyla ilgili sayfaya koymayı düşündüğüm fotoğrafın bile sadece linkini vermekle yetiniyorum:http://newsimg.bbc.co.uk/media/images/42525000/jpg/_42525011_2.jpg) zira blogu her açtığımda bu yaratığı görmek istemiyorum:) )
Allah’ım ya ben gece uyurken yatağın içine girerlerse? Zaten küçükken pantolonumun paçasından giren küçük kurbağa yeteri kadar bozmuştu psikolojimi, şimdi ise bu kertenkelelerle nasıl baş edecektim? Örneğin kıyafetlerin arasına sinsice girip ben giyinirken ortaya çıkarlarsa, o an gerçekten kalp krizinden ölebilirdim. En kötüsü de ya yiyeceklere geliyorlarsa? Düşüncesi bile mide bulandırıcıydı.
Biraz sakinleştikten sonra gitmek yerine kertenkeleleri nasıl evden uzaklaştıracağımızı düşünmeye başladık. İlaçlama, kedi vs. Ertesi sabah komşularımıza yaşadıklarımızı anlattığımızda aldığım cevap karşısında ikinci şokumu yaşadım. Çünkü komşumuz bana odasında da iki tane kertenkele olduğunu, arkadaşlarım dediği bu yaratıkları çok sevdiğini, ne kadar sevimli hayvanlar olduğunu söyledi. Hem kertenkelelerin sivrisinekleri yiyen faydalı canlılar olduklarını, yiyeceklerimize de yaklaşmadıklarını, öldürsek de muhtemelen bu kez de arkadaşlarının bir yolunu bulup evimize gireceğini, kedilerin ise kertenkelelerle adeta oynadığını, onları parçalara ayırdıktan sonra yemeyip ulu orta bıraktıklarını da ilave edip kertenkelesiz bir hayata dair tüm umutlarımı yok etti.
Buraya ilk geldiğim günden beri kendimi Alice harikalar diyarında gibi hissederek, masal dünyasındaymışım gibi yaşasam da bu yaratıklar hayatın acımasız gerçekleri olarak karşıma çıkmışlar ve bütün büyüyü bozmuşlardı. Onları gördükten sonra her ne kadar herkes yatağın içine, kıyafetlere, yiyeceklere gelmediklerini, sessiz sedasız kendi hallerinde hayvancıklar olduklarını söylese de ben hiç ikna olmamıştım. Fakat burası onların yaşam alanı olduğu için bu hayvanlarla baş etmek de mümkün olmuyordu. Her kertenkele gördüğümde olduğum yerde donup eşimi çağırıyordum. Böyle yapınca onlar da kaçmayıp yerlerinde duruyorlardı ama eşim onları öldürmeye hiç de istekli değildi, en fazla fırça ve kürek marifetiyle yakalayıp dışarı atıyordu.  Kertenkeleler de köpeklere benzer bir biçimde evden 1 km uzağa bıraksanız da yine dönüp dolaşıp yuvalarına geldiklerinden, tutup atmak kalıcı çözüm değildi. Gerçi öldürseniz dahi köklerini kurutmanız mümkün değildi ama bu, en azından geçici de olsa rahatlamamı sağlıyordu. Kendi kendime ben güçlü bir insanım, bu korkumu yenebilirim sonuçta onlar zararsız hayvanlar burası onların evi diyerek onlardan korkmamayı telkin edip, okuduğum kitaplardan edindiğim bilgilerle, beyin gücüyle korkularımı yenmeye çalışsam da bunun aptalca bir çaba olduğunu anladım :) Kertenkelelerden hala korkuyordum, daha doğrusu tiksiniyordum.
Kertenkelelerle hiçbir şekilde baş edemeyeceğimi anladıktan sonra tek çaremin onları görmemeye çalışmak olduğunu öğrendim . Bir odaya girmeden önce ben geliyorum lütfen gidin dermiş gibi kapıya vurup ses çıkartarak odaya giriyordum. Olur da kazara çıplak ayakla birinin üzerine basarım da genç yaşımda oracıkta hakkın rahmetine kavuşurum diye evin içinde dahi asla terliksiz gezmiyordum. 
Ben bu kadar korkarken kimilerinin kertenkeleleri çok sevdiğini, kimilerinin ise abartarak ellerine alıp sevdiklerini duydukça sinirim daha da bozuluyordu. Elbette ben de hayatı boyunca hiç kertenkele görmemiş bir insan değilim. Sokakta yeşil, çok hızlı hareket eden kertenkeleleri görüyordum ama evin içinde yaşayan üstelik baktıkça insanın içini kaldıran şeffaf kertenkeleler görmemiştim.
Hamile olunca durum biraz değişti. Hayvan sever eşim kertenkeleleri mecburen öldürmeye başladı. Ara sıra gelen misafirler de kertenkelelerle mücadelemize katkıda bulundular. Hatta bir keresinde misafirimiz kertenkeleyi öldürmek için üzerine baskülü atmış, kaçmasın diye kendisi de baskülün üzerine çıkmış ve eşim gelene kadar da en az bir 15 dakika kadar orada beklemişti.
Her ne kadar kertenkelelerden hala tiksinsem ve bu nedenle bloguma fotoğraflarını dahi koymaya dayanamasam da merak etmeyin hamileliğimi kazasız belasız sona erdirmeyi başardım. Kertenkelelerin geçebileceği pencere kenarı vb. küçük açıklıkları kapattıktan sonra "şeffaf dostlarımla" eskisinden daha az karşılaşır oldum...