Related Posts with Thumbnails

Thursday, December 15, 2011

OLMAZ OLMAZ DEME OLMAZ OLMAZ!



Kulak Pası.

Sene 2008. Nairobi'de yaşıyoruz o zamanlar. Hamileliğin 4. ayındayım üstelik. Canım inanılmaz " dut " çekmeye başladı. Allah'ın Afrika " sında dutu kim kaybetmiş ki ben bulayım! Neyse birinci gün, ikinci gün derken üçüncü gün eşime dut istediğimi söyledim. Bir umut markete gidip, bakındık. Envai çeşit tropikal meyve mi ararsın yoksa ithal böğürtlen, yaban mersini ya da cranberry mi ( kızılcık sanırım) ?. Hepsi  vardı markette ama dut yoktu işte. Afrika'dasın değil mi, insan papaya aşerir, durian aşerir olmadı  passion fruit  ya da  hint ayvası aşerir. Zamansız zamanlarda bulunmayacak yiyecekler istemekmiş ya aşermek, ben de ezberi bozmayıp Afrika'da dut istiyorum. Neyse Nairobi'deki bütün marketleri gezip dut bulamayınca eşim; "Üzülme, Türkiye'den göndertiriz " dedi. Türkiye'de ise mevsim nerdeyse kıştı ve bu mevsimde dut bulamayacağımızı ikimiz de çok iyi biliyorduk. Kimseyi üzmemek için dut mevzusunu kapattım orada bir daha da açmadım.

Hamileliğim boyunca hiç aşermedim (acaba?), aşermeye inanmadığım için belki de. Canım şunu istedi, bunu istedi gibi şımarıklıklarım da yoktur. Ben bir yandan içimdeki bu amansız dut isteğinin nereden peydah olduğunu düşüne dururken bir yandan da  "şimdi  dut yiyemezsem bu yüzden de  çocuğumun vücudunda hatta yüzünde kocaman bir dut şeklinde doğum lekesi olursa " diye pimpiriklenerek önceden prim vermediğim hurafeleri? de peş peşe sıralamaya başladım.

Neyse ki bu dut isteğimi abartmadan ve onun yerine de böğürtlen yiyerek geçiştirdim. İşte aradan bir ya da iki hafta geçtikten sonra artık dut istediğimi bile unuttuğum bir gün kapı çalındı. Elinde plastik bir torba ve içinde de bir kiloluk hazır dondurma kabı ile Kenyalı çalışanımız gülen gözlerle bana bakıyordu.  "Hayırdır, hamileyim diye ugali mi getirdin bana? " dedim ( ugali:mısır unu ve su ile pişirilen bir  Afrika yemeği). " Hayır, eşiniz gönderdi bunu " deyip gitti. Poşeti açıp plastik dondurma kabının içine baktığımda ise çığlık attım ve göz yaşlarıma engel olamadım tabii.

Evet, plastik dondurma kabının içinde dutlar vardı. Hem de tohumu Türkiye'den götürülen bir dut ağacının ilk dutları.



O sırada da  telefon çaldı, arayan eşimdi.  " Mutlu oldun mu? " dedi.

Kasım ayında Nairobi'de dut bulmuşum ben mutlu olmayayım da kim olsun? Türkiye'den biri Nairobi'ye gidecek, oraya dut ağacı dikecek, o dut ağacı büyüyecek, meyve verecek ve onları ilk ben yiyeceğim. İnanılır gibi değildi!

 Her şey istemekle başlıyor sanırım. Daha sonra çekim yasasının işleyişine şahit olup, gerçekten de istediğimiz şeyi kendimize çekip, sahip oluyoruz. Yani düşünceler, hayaller bir süre sonra somutlaşıyor. Mikro düşünce kuantları birleşip makro düşünce bloklarına dönüşüyor bu da bir şekilde insanın hayatını etkileyip, şekillendiriyor.

Benim de hayallerim var. Bunları gerçekleştirmek için sadece istemek yetmiyor tabii ki çalışmak da gerekiyor.  Tazelenmek, dolmak, konsantre olmak, hayallerimi gerçekleştirmek adına sizden bir süreliğine izin istiyorum. Bir nevi internet detoksu diyelim buna. Bir ay, iki ay bilemiyorum ne kadar süre yazmayacağımı ama  siz de bu arada benimle hayallarinizi paylaşırsanız çok mutlu olurum. Burası size emanet aman boş bırakmayın :).

P.S1: Oğlumun sol baldırında dut şeklinde küçücük bir doğum lekesi var :))

Monday, December 12, 2011

Şımarık Prenses

 YH  Cumartesi akşamı, Kurbağa Prens masalındaki prensesi şımarık bulduğu için kitabı okumamı istedi. Prensesin fotoğrafını gösterip bu " kötü " dedi. Nedenini sorduğumda ise " şımarık  " cevabını verdi.



YH ye göre Kurbağa Prens'teki kötü karakterler;  prenses ( şımarık ) ve muhafızlar ( ellerinde mızrak var).



Ha bir de kötü kalpli büyücü var. İnsanlara "bödödödö " yapıyormuş. Yüzü kötüymüş, gülmüyormuş.


P.S:  Çizmeli Kedi'deki değirmencinin küçük oğlunu gösterip  " baba " diyor. :))

Saturday, December 10, 2011

ÖRÜMCEK ZEHRİNİN PANZEHİRİ TARANTELLA DANSI

Lütfen bu yazıyı TARANTELLA DİNLE yerek okuyun.

Güney İtalya'da geleneksel bir dans türü olan tarantella, 15.- 17. yy arasında  İtalya'yı tabiri caizse kasıp kavurmuş. İtalyanlar, bu dansın tarantula adlı örümceğin sokmasıyla ortaya çıktığına ve sokulanların ancak bu dansı yaparak iyileşebileceğine inanıyorlarmış. Zaten gerek tarantella dansının gerek  tarantula örümceğinin adı İtalya'daki Taranto kentinin adından türetilmiş.

Bir nevi terapi dansı olan tarantellayı icra edenler renkli kıyafetler giyip, kırmızı kurdeleler takıyorlar. (Hastaların renklere verdikleri tepkilerden dolayı) Amaç dans edip, şarkı söyleyerek örümceğin zehrini ter ile atmak. Harry Potter'da da  " Tarantallegra Büyüsü " vardı.  Bu büyü, kişinin bacaklarının kontrolsüz biçimde hızla hareket etmesine neden oluyordu, tıpkı tarantella dansında olduğu gibi. Merak edenler bu dansı   BURADAN izleyebilirler.

Ayrıca İtalya'da halen tarantellayı çok yaygın olarak kullanıyorlar. Düğünlerde, partilerde, eylemlerde...Godfather filmini izleyenler hatırlayacaklardır. Filmin ilk bölümündeki düğün sahnesinde tarantella çalınıyordu .

Araknofobisi olan arkadaşlar, belki bu müzikle tarantulaları sevmeye başlarlar, ne dersiniz?  

Friday, December 9, 2011

YH 'nin Dünyası



Bisiklete binmeyi çok seviyor. O bisikletine binerken ben de paten kayıyorum.  Yalnız bu sefer onun kaskını evde unutmuşum.



 YH uyumadan önce hayali yıldızları ve ay dedeyi gökyüzünden toplayıp birlikte uyumak için yastığının yanına koyuyor. Yıldızları bu kadar çok seven bir çocuk için de en güzel şey   kendi elleriyle yaptığı yıldızlı kurabiyeleri yemek oluyor.  Allah'tan bunları yatağa getirmeye kalkışmıyor.  Yoksa rüyamızda zencefilli yıldızlar, ayıcıklar kovalarlar bizi :) Bu arada nedendir bilinmez  " 2 " rakamını  sevmiyor bu yüzden 1345678910 diyor. 



 YH'nin en çok sevdiği sayı 3,  renk ise mor. Belirtmeliyim ki durumun benimle hiç mi hiç alakası yok. O moru çok sevdiği için benden önce koşup,giymem için mor ayakkabılarımı alıyor. Bir de annemin ördüğü mor bereyi :) Annem şimdi bereyi giydiğimi görünce nasıl mutlu olmuştur. Tekrar eline, gözüne, emeğine sağlık annecim:)

Wednesday, December 7, 2011

CEVAT KELLE ROMA'DAN BİLDİRİYOR!

Geçen hafta sıkıntılı bir zamanımda blog üzerinden evrene mesajlar gönderip, sürecin çarçabuk bitmesini dilemiştim. Hatta eğer o gün mutlu olarak uyursam hayattan aldığım dersleri buraya yazmaya söz vermiştim.

Zor zamanlardı. İlk haberin yayınlanma süreci, teknik aksaklıklar, uymayan  görüntü formatları, virüslü bilgisayar, silinen programlar...İşin teknik kısmı aslında o kadar çetrefilli değil (miş). İşe Roma'dayken başladığım için ve bu süre zarfında Türkiye'ye de gitmediğim için her şeyi kendi kendime öğrenmek zorunda kaldım. Gerçekten sancılı bir dönemdi. Tek dert haberi yazıp, çektiğin görüntüyü göndermek olsa keşke ama değil. İşin asıl önemli bölümü, haberin metnini yazmak daha sonra görüntüyü habere uygun olacak şekilde kesip biçmek, sonra da tüm bunları uygun formatta kanala göndermek. İlk haberimde mesela görüntünün bazı bölümlerinde ses yoktu. Neyse ki bitti, artık teknik kısmı az çok çözdüm diyebilirim.

Ama işin zor olan başka bir boyutu daha var. Haber yapmaya 32 aylık oğlumla birlikte gitmek gibi mesela! Sırtımda kamera, tripod, öbür kolumda oğlumun çantası, çantasının içinde meyveleri, yemişleri, yedek kıyafetleri diğer tarafta bebek arabası... Anlayacağın tam teçhizatlı kameraman Cevat Kelle gibi haber yapmaya gidiyorum, sevgili okur.

Zor  hem de çok zor. Ama bu zorlukların içerisinde eğlenceli anlarımız da olmuyor değil. Mesela, Başbakanlık binasının önünde eylem yapan insanları çekiyordum. Kucağımda kamera, yanımda YH ile haber yapmaya çalışırken İtalyanlara haber olduk. Bir baktım eylemciler, bizim ufaklığın eline de düdük tutuşturmuşlar, bizimkisi de onlarla birlikte bağırıp, düdük çalıyordu. Keşke bu anlarımızın bir fotoğrafı olsaydı. Elimdeki görüntülere baktığımda, sadece şunları bulabildim. 




       5. sn de YH'nin elindeki düdüğü bana göstermek istemesiyle haber mundar oldu :)


                 
                                        Acıkan YH'nin  " mama mama "  müdahalesi

Öyle işte sevgili okur. Yorucu bir dönem geçiriyorum. Bir taraftan bu işi öğrenmeye, diğer taraftan da ders çalışmaya çalışıyorum. Bunları yaparken de YH'nin vaktinden çalmamaya özen gösteriyorum. Bu yüzden ya o uyurken ya da geceleri çalışıyorum. Bir bakıcı bulsaydınız? diyenler olabilir. Hemen bilgi vereyim; tamam çalışmayı çok istiyorum ama iyi bir anne olmak dışında hiçbir şey umurumda değil. Ben ne iş yaparsam yapayım bu YH'nin iyi yetişmesinden daha önemli olmayacak. Benim için dünyanın en en en değerli varlığını, yurt dışında yaşayan biri olarak emanet edecek birini bulamadım! Hiç tanımadığımız birine arabamızı, evimizi hatta çantamızı bile  vermezken söz konusu insanın çocuğuysa bu kadar seçici olma hakkına sahip olduğumu  düşünüyorum.

Eskilerin eskimeyen bir sözü vardır,  "Kendi düşen ağlamaz " diye. Madem hem çalışmak hem de YH'ye bakmak istiyorsam biraz yorucu da olsa tüm bunların üstesinden geleceğim. Şimdiye kadar Vatikan Büyükelçiliği himayesinde sergi açan fotoğraf sanatçısı Filiz Kutlar ile daha sonra Roma'ya gelen TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı Volkan Bozkır ile röportaj yaptım. En son da Ferzan Özpetek'in de katıldığı Gazeteci- Yazar Zeynep Oral'ın  " Tutkunun Romanı Leyla Gencer " kitabının tanıtımına katıldım ve Zeynep Oral ile kitabı üzerine konuştuk. Aşağıdaki videoda Zeynep Oral ile yaptığım röportajın küçük bir bölümü de yer alıyor.






Bu arada Reha Erus ile bu kitap tanıtımında tanıştım. Ona " Sizden sonra ben devraldım bu işi  " dediğimde   " Daha dur,  ben hala Roma'dan bildirmeye devam ediyorum " dedi. :)

Gelelim bu süreçten neler öğrendiğime. Birincisi; YH'nin babasının sözünü dinlemenin ( en azından arada sırada:)) yararıma olacağını öğrendim. Özellikle teknolojiyle ilgili konularda. Adam bu konuda benden daha iyi kabul etmem gerek.

İkinci öğrendiğim şey ise, insan bir şeyi  gerçekten çok istiyorsa ona mutlaka sahip olduğu. İstemek ama öyle lafla  değil  gönülden istemek. Böyle olunca başka bir şeye gerek kalmıyor çünkü istemek yeteri kadar planlı bir iş zaten.

Sunday, December 4, 2011

Bakın Burada Kim Var?






Tuesday, November 29, 2011

SON DURUM

Sevgili okur, üç gündür beni deli eden teknik sorunları aşıp en nihayetinde ilk haberimi yapmış bulunuyorum.  Hazırladığım haber bugün TRT Haber'de saat 17.00 haber bülteninde yer aldı(mış). Ne yazık ki ben ilk haberimi izleyemedim. Ama şeytanın bacağını kırdım. Bu yüzden mutluyum. Anlaşılan evrene gönderdiğim olumlu mesajlar işe yaramış.

 Payıma düşen hayat derslerini bilahere yazacağım. Ama şimdilik bana müsaade.

Ciao!

Monday, November 28, 2011

Tarihe Ve Kendime Bir Not

Bugün  bir o kadar zor ve bir o kadar da anlamlı bir gün benim için. Şu günü bi atlatayım, bugünlük payıma düşen hayat derslerini  söz veriyorum bir bir yazacağım sevgili evren. Ama günün sonunda mutlu olarak uyumak şartıyla !

İşi gücü bıraktım blog üzerinden evrene olumlu mesajlar gönderiyorum sevgili okur ki beni sıkıntıya sokan zımbırtı bir an önce hallolsun ve şu anda kurdeşen dökmeyeyim.

Ommmmm her şey çook güzel olacak ommmmmm!

P.S: İyisin hoşsun da ah bir de söz dinlesen be kızım!

Tuesday, November 1, 2011

Çiçekler Şehri Floransa


Geçtiğimiz günlerde daha önce de gitmemize rağmen doyamadığım Floransa'ya bir kez daha yolumuz düştü.

Bu sefer turumuza muhteşem Floransa manzarasıyla meşhur Michelangelo Tepesi'nden başladık. Hani genç japon çiftlerin kiralık ferrarilerle fotoğraf çektirmeye geldikleri yer.

Fotoğrafta gördüğünüz Arno nehri sayesinde Floransa'da çok güzel çiçekler yetiştiriliyormuş. Zaten şehrin adı da Latince'de  "çiçekler şehri " anlamına gelen Florentia'dan türetilmiş. Çiçekler o kadar güzelmiş ki Roma Hükümdarları'na burada yetiştirilen çiçekler gönderiliyormuş.

Şehrin en önemli meydanı Piazza Signoria (panaromik fotoğraf için burayı tıklayın). Meydanda dünya sanatına damgasını vurmuş bir çok heykelin aslında kendileri de birer sanat eseri sayılabilecek replikaları var. Bunlardan bazılarının hikayelerini paylaşmak istiyorum sizinle.




Ratto Delle Sabine (Sabine Kadınlarının Kaçırılması)

Romalı askerin kucağına alıp kaçırdığı Sabine kadını ve ayaklarının altında ezilen Sabine erkeğini anlatan Hollandalı sanatçı Giambologna'ya ait heykelin orjinali Galleria Dell Academia'da bulunuyor.

Roma'nın kuruluş yıllarında hırsızından çapulcusuna kadar tüm erkekler askere alınmış ve bir süre sonra erkek nüfusun çok fazla olduğu ve şehirde hemen hemen hiç kadın kalmadığı anlaşılmış. Daha sonra Romalılar Mars'ın doğum gününü kutlamak amacıyla Sabin şehri halkını şölene davet etmişler. Şölen esnasında Romalı askerler Sabine kadınlarına tecavüz edip, onları alıkoymuşlar. Sabin erkekleri bir ordu kurup kadınlarını kurtarmak üzere Roma'ya döndüklerinde ise hayal kırıklığına uğramışlar. Çünkü Sabin kadınları yeni kocalarını tercih ederek, savaşta Romalı askerlerin yanında yer almışlar. O gün bugündür kocasını terk eden nankör kadınlara "sabiş" denmeye başlamış. Şaka şaka :)

Sabine kadınlarının kaçırılması hikayesi bir çok sanatçıya ilham vermiş.  İtalyan ressam Luca Giordano'ın  şu eseri bir barok baş yapıtı sayılıyor.









                        Perseus ve Medusa Heykeli

Yunan mitolojisinde yer alan bir canavar olan Medusa, insan olarak doğduğu için ölümlüdür ve gözlerinin içine bakan herkesi taşa çevirebilme yeteneğine sahiptir. Perseus, başını keserek öldürdüğü Medusa'nın kafasını kalkanına takarak düşmanını taşa çevirirmiş. Bu yüzden Roma döneminde Medusa'nın koruyucu özelliği olduğuna inanılırmış ve lahitlerin üstüne Medusa başı çizilirmiş.

Türkiye'de de Didim Apollon Tapınağı'nda ve Yerebatan Sarnıcı'nda Medusa figürleri bulunuyor.



Piazza Signora'nın en önemli yapısı eski belediye sarayı olan Palazzo Vecchio'nun (eski saray) girişinde solda Michelengelo'nun David Heykeli'nin sağda ise Baccio Bandinelli'nin Herkül ve Cacus Heykeli'nin replikaları bulunuyor (bu heykellerin orjinalleri de Galleria dell Academia'da). Kapının üzerindeki aslanların arasında bulunan "Christ is (the) King" yazısı ise ölümlü hiçbir idarecinin mutlak hakimiyeti olmadığını anlatıyor.

Michelangelo'nun hiç bir ekleme yapmadan 5.5 metrelik bir mermer bloğundan yaptığı David heykeli, insanlık tarihinin gelmiş geçmiş en  güzel insan vücudu heykeli olarak tanımlanıyor. Tahmin edebileceğiniz üzere bu heykelin de çok ilginç bir hikayesi var:

Michelangelo çok küçük yaşta annesini kaybetmiş ve babası başka bir kadınla evlendikten sonra yeni annesi ona çok kötü davranmış. Bunun üzerine babası Michelangelo'yu Floransa'daki bir yetimhaneye bırakmış. Yerde bulduğu taşlara elindeki çiviyle rahibe figürleri kazıyan Michelangelo, bu yeteneğiyle oradakilerin dikkatini çekmiş ve kendisini geliştirmesi için dönemin ünlü taş ustalarından birinin yanına verilmiş. Michelangelo kısa zamanda kendisini kanıtlayarak Vatikan için işler yapmaya başlamış. Dönemin papası Michelangelo'ya üç tane heykel siparişi vermiş. Bunlar Pieta, David ve Musa'nın Hükmü heykelleri.

Michelangelo, Pieta'sını tamamladıktan sonra Papa'nın ikinci siparişi olan David heykelini yapacağı mermerini bulmak üzere Floransa'ya döndüğünde ise gençlik aşkı Davidia'nın evlendiğini öğrenmiş. Piazza Dell Signoria'da sevgilisiyle karşılaşan Michelangelo, Davidia'ya "Bir daha senin vücudunu göremeyecek miyim?" diye sormuş. Davidia ise, artık evlendiğini ve karısına ait olduğunu söylemiş. Bunun üzerine Michelangelo "Eğer ben senin vücudunu göremeyeceksem, dünya döndükçe bütün alem senin vücudunun tüm hatlarını bilecek" demiş ve o gün David heykeline Davidia'nın vücudunu vermeye karar vermiş.

Bir süre sonra Papa'ya heykelin mükemmel bir şekilde bitirildiği haber verildiğinde ise küçük bir sorun varmış. O da heykelin tamamen çıplak olmasıymış. Papa heykeli görür görmez, "derhal imha edin bunu" demiş. Fakat Michelangelo'ya ve eserine Medici ailesi sahip çıkmış ve heykeli Piazza Dell Signoria'nın baş köşesine dikmişler. Heykel, 400 yıl boyunca şehrin yönetim merkezinin önünde durmuş.



Palazzo Vecchio'nun girişinde yer alan Verrocchio'nun Putto çeşmesi
(Putto: Kanatlı ya da kanatsız çocuk heykellerine verilen isim)



Fontana Dell Neptun (Neptün Çeşmesi)

Ammanatin'nin eseri olan Neptün Çeşmesi'nde, ortada mermerdem yapılmış deniz tanrısı Neptün heykeli etrafında ise yine mermerden yapılmış deniz kızları ile  erkek deniz tanrıları bulunuyor. Michelangelo,  çeşmeyi görünce Ammanatin'e "yazık ettin güzelim mermer parçasına" demiş.


 Giambologna tarafından yapılan Cosimo Medici Heykeli

Floransa Leonardo, Dante, Donetello, Michelengelo, Galileo gibi pek çok  ilim ve sanat adamına ev sahipliği yapmış  ve bu sayede İtalyan rönesansının doğduğu şehir olmuş. Bundaki en önemli pay ise şüphesiz Medici (doktorlar anlamına geliyor) ailesinin. Döneminde siyasi ve ekonomik bir dev olan, 4 de papa çıkaran  bu aile, bilim insanı ve sanatçılara büyük destek vermiş.

Sunday, October 23, 2011

Güzel Bir Haberim Var


Sevgili okur, iki sene önce bugün  "seyyar dünyamın  hikayesi "ni yayınlayarak tanıştım seninle. Kimsin, nerelisin, ne yiyip ne içersin hiçbir fikrim yok. Ama yazdıklarımı okuyarak, siteye yorum bırakarak bir şekilde hayatıma ortak olduğundan benim için çok değerlisin. Bu yüzden seninle de paylaşmak istediğim güzel bir haberim var.

Kenya'da başlayan hikayem Malta, ardından da  İtalya'da devam ediyor. Çoğunlukla gezip gördüğüm yerleri anlatmaya çalışıyorum. Ara sıra, az da olsa kendimden de bahsediyorum. Blogu başından itibaren okuduysan eğer üniversitede öğrenci iken evlenme kararı aldığımı,  çevremdeki bir çok kişinin "yahu sen deli misin ne işin var yamyamların! arasında" demelerine aldırış etmeden  mezun olur olmaz evlenip Afrika'ya gittiğimi ardından Malta'ya sonra da Roma'ya taşındığımızı biliyorsun zaten. 

Herkesin başta delilik olarak gördüğü bu tecrübe bana bir çok şey öğretti. Yeni ufuklara açılmak bana herşeyden önce kendimi keşfettirdi. Yazı yazmayı ve fotoğraf çekmeyi ne kadar çok sevdiğimi fark ettim mesela. Bu yüzden bu blogu kurdum ve blog sayesinde belki de hayatım değişti. Beş sene önce bana  "Roma muhabiri" olacaksın deseler, ne alakası var derdim. Ama kader bu ya, aslında en başta kendim için tuttuğum bu web günlüğünün de etkisiyle hiç düşünmediğim bir alanda çalışmaya başlamış buldum kendimi.


Tüm bu olup bitenler bana Steve Jobs'un Stanford Üniversitesi'nde yaptığı meşhur konuşmasını hatırlattı: İleriye bakarak noktaları birleştiremezsiniz, sadece geriye bakarak bu birleştirmeyi yapabilirsiniz. Bu nedenle sizin geleceğinizin resmini çizecek olan noktalara güvenmelisiniz, bir şeylere güvenmek zorundasınız, kimisi için hayat, kimisi için kader, tanrı, karma inancı her ne ise ona güvenmelisiniz. Yaşadıklarınıza ilk başta anlam veremeseniz de, geriye dönüp baktığınızda herşeyin bir nedeni olduğunu düşünmemek gerçekten de içten bile değil bazen.

Öyle işte, bu haberi sizinle paylaşmadan edemedim. Arada bir TRT ekranlarında bir pul resimle karşınıza çıkabilirim bundan sonra..


P.S. Söz, daha sonra pul resim halini özlediğimiz malum Atina muhabiri gibi olmayacağım ben :)

Monday, October 17, 2011

FERRARİ'SİNİ KİRALAYAN BİLGE


Yaşamına Hindistanda'ki  Sivana Bilgeleri'nin spiritüel öğretileri yerine, rent a car olayıyla yön veren bilgedir.




Evlenmek için Japonya'dan Floransa'ya gelen ve düğün fotoğrafları için iki  ferrari, bir limuzin kiralayarak görmemişliğin nirvanasına ulaşan bu  Japon çiftler sayesinde,  "ohh, ne iyi etmişim de Ferrari'yi satmamışım  " diyen akıllı kimsedir.



Floransa'dan sevgilerle...

Saturday, September 17, 2011

KONARGÖÇERLERİN TATİL BİLANÇOSU


Sürekli hareket halini ve belirsiz zaman dilimin varlığını ifade eder konar-göçerlik(göçebelik). Hal böyle olunca tatil anlayışımız da alışılmışın biraz dışında kalıyor. Dört senede üç ülke değiştirip, bu arada  iki kişilik çekirdek ailemize YH de eklenince, Türkiye'ye gidişlerimiz tatilden ziyade aile, eş-dost ziyaretiyle geçer. Böylece sevenleri YH'yi görür, oynar, birlikte güzel vakit geçirirler. Biz de onları mutlu etmenin sevinciyle tekrar evimize geri döneriz.  Aileme "hala tatil yapamadık " diye hayıflandığımda ise "dünya kazan siz kepçe geziyorsunuz zaten, burada bari yüzünüzü görelim"  deyip haklı olarak sitemlerini dile getirirler(di).

Ta ki binlerce kilometre yol katedip, ardından hem bedenen hem de zihnen dinlenememiş olarak eve dönmenin ne kadar yıpratıcı olduğunu fark edene kadar. Bu yüzden bu sene tatil programımıza bir kaç günlüğüne de olsa sakin bir yerlere kaçmayı ekledik. Hiç de fena olmadı hani. İlk durak Assos'tu.



Assos'ta YH de çok eğlendi. Denizden taş topladık birlikte, dalga seslerini dinledik, akşam olunca Yunan adalarından yıldız gibi parlayan evlerin ışıklarını seyrettik, hamakta sallandık, her ne kadar denizi biraz serin olsa da yüzdük, kedileri, köpekleri hatta koyunları sevdik, gökyüzündeki yıldızları sayıp, ay dedeye el salladık birlikte. Yemek yerken herkesi rahatsız eden köpek yavruları sayesinde YH'nin "git" demeyi öğrendiğini de ekleyelim..


Bu arada kızdıklarında şişip, büyüklüğünün üç katı olabilen balon balıklarıyla tanıştık, kendilerini pek bir sevip bir tane de eve aldık.



Temelde kendine özel plajı için tercih ettiğimiz, eski bir zeytinyağı fabrikasından bozma otelimiz..


 Otelin her yıl gelen bir çok kadim müşterisi bulunmasına rağmen, biz sunulan hizmetten çok memnun kalmadık. Yine de asude bir yerde tatil yapmak isteyenler için iyi bir tercih.


Sonraki durağımız ise Kaz Dağları'ndaki bir köy olan Yeşilyurt'tu. Burada Tayfun Talipoğlu'nun sahibi olduğu Bam Teli Yol Konağı'nda konakladık. Ayakkabılarımızı çıkarıp girdiğimiz, duvarlarını yöresel kıyafetlerin süslediği  çok güzel bir taş ev burası. Hepi topu dört oda olan konakta, üç odanın banyo ve tuvaleti ortak. Bir odanın ise müstakil banyo ve tuvaleti var. Bizim kaldığımız gece konakta başka kalan bulunmadığı için görevli, gece konağı bize bırakıp gitti.







Bam Teli Yol Konağı restorantı güzel dekore edilmiş olmasına rağmen, popularitesinin etkisiyle fiyatları ortalamanın üstünde ve porsiyonları çok küçüktü.




Alp'lerden sonra dünyanın en fazla oksijen üreten ikinci dağı olan Kaz Dağları'nın eteğindeki bu sevimli köy tamamen taş evlerden oluşan mimarisiyle bizi kendisine hayran bıraktı. Ama güzelliği pek çok kişi tarafından keşfedilmiş olacak ki buradaki taş evlerin büyük çoğunluğu ya otel ya da restaurant şeklinde hizmet veriyor. 


Tatilimiz boyunca en keyif alarak oturduğumuz ve leziz yemeklerine doyamadığımız  " Han " restaurant da bu taş evlerden birisi. İsmi, daha önce buranın bir han kahvesi olmasından kaynaklanıyor. Restaurantta daha önce dizi çekildiğinden mekan, çok populer bir yer haline gelmiş. Bu yüzden buraya yemek yemek isteyenler dışında sadece palas pandıras dizi mekanlarını görmek için gelenler de var.  Biz de bilmeden dizinin ana mekanlarında oturup sakin sakin yemeklerimizi yerken  insanlar tarafından " Falanca dizi burada mı çekilmiş, filanca sahne burada mı oynamış?" diye epeyce tacizlerine uğradık. Restaurant sahibine  bu durumdan bahsettiğimizde tabiri caizse bir söyleyip bin ah işittik. Normalde insanlar evlerinin, iş yerlerinin... bir dizide ya da bir filmde kullanılmalarından çok hoşnut kalırlarken, restaurantın sahibi hanımefendi bu durumdan hiç de memnun değildi. Yemek yemek yerine sadece dizi mekanını görmek isteyenlerden hatta bununla da yetinmeyip restaurantın tuvaletini kullanmaya kalkışanlardan, izin vermeyince de çıngar çıkaranlardan, izinsiz masalara oturanlardan... kim hoşnut kalır ki!




Dondurmayı çok severim, Roma dondurması, Maraş dondurması,...hiç fark etmez. Yeşilyurt'ta bu  "Otlu Dondurma " tabelasını görünce de dayanamadım. Rezeneli, kakuleli, zencefilli, lavantalı, tarçınlı, kara dutlu,  böğürtlenli... dondurmalarının tadına baktığımda ise ne kadar doğru bir karar verdiğimi anladım.



Yeşilyurt'ta bir gece konakladıktan sonra Adatepe zeytinyağı müzesine ve Adatepe'ye de uğradık. Zeytin yağının  uzun ve meşakkatli yolculuğuna tanıklık etmek hoş bir duygu. Ayrıca zeytinyağı sabunlarını görünce kendi yaptığım sabunlar geldi aklıma.



Adatepe'deki köy meydanı


Tatilimizin bir başka durağı olan İznik'ten İstanbul'a dönerken yolda bu ilginç grupla rastlaştık. Fotoğraflarını çekmek için arabadan indiğimde gruptan birilerine  ne olduğunu sordum. Onlar da " abla biz bu sene Kuran'ı Kerim'i hatmettik ve bu yüzden rahlelerimizi çiçeklerle süsleyip meydana doğru yürüyoruz " dedi. Her ne hikmetse çiçeklerle süslenen rahleleri sadece erkekler taşıyor, kızlar da mavi elbiseleriyle onların arkasından yürüyerek eşlik ediyorlardı.

Daha sonra aldığım bir fotoğraf dergisinde  ( digital photoline 98. sayı) benzer bir kareye rastladım. Portekiz'in Tomar şehrinde düzenlenen  " Tabuleiro Festivali "nde de  kadınlar kafalarında benzer bir sepet taşıyorlar. Ayrıca yüzyıllar önce başlayan bu festivalin bir de hikayesi var:  
 " Tomar'ın kraliçesi yoksul halka yardım etmeyi seven iyi kalpli biriymiş ancak kocası çok da eli açık bir kral değilmiş. Bu yüzden kraliçe Santa İsabel eteğinin içinde gizlice ekmek götürürmüş. Bir gün kral bu durumu fark etmiş ve kraliçeyi durdurup eteğinde ne olduğunu sormuş. Kraliçe korkmuş ve gerçeği söyleyememiş, çiçek olduğunu söylemiş. Bunun üzerine kral  "aç göster " demiş.. Kraliçe eteğini açtığında tüm ekmekler çiçeğe dönüşmüş. İşte o günden beri bir sıra çiçek bir sır ekmekten oluşan bir sepet kadınların kafasında taşınıyor ve bunu taşıyan kadın ise bir dilek tutuyor. "  

Tatilin diğer bir güzel yanı ise oğlumuzun fotoğraf makinesini keşfetmesiydi. Her fırsatta makineyi eline alan ve dilediğince  fotoğraf çeken bir bebeğin renkli dünyasına objektiften bakmak bizim için de çok keyifliydi. Tezgahla aynı boydaki oğlumuzun objektifine takılanlar:




 Deniz kabuklarıyla yapılmış biblolar,



Magnetler,



Çerçeveler,


Rengarenk boncuklar,






 "Uç uç " böceği,


Ve otoportre :)



Göçebe bir hayat yaşayan Göktürklerde otağ (çadır) Türk aile birliğinin kutsal bir sembolü sayılırmış. Bizim  aile sembolümüz ise olsa olsa yürümekten aşınmış fotoğraftaki gibi bir çift ayakkabı ve eski püskü bir valiz olurdu sanırım. Bursa, Eskişehir, Çanakkale, İznik, Assos, Yeşilyurt, Kaz Dağları, Adatepe, İstanbul... derken yorucu olmasına rağmen bir o kadar da keyifli bir tatil oldu bizim için.

Memlekete bu kadar alıştıktan sonra Roma'ya dönüşümüz biraz zor oluyor. Ama bunlar da hayatımızın cilveleri sanırım...

Sunday, August 14, 2011

Roma'dan Küçük Bir Kaçamak: Nemi


Dağ çilekleri ve harika doğasıyla Nemi, Roma'daki telaşeli hayattan (ve yazın Roma'nın nemli sıcağından) kısa bir süreliğine de olsa kaçmak isteyenler için ideal bir yer. Roma'ya yaklaşık 30 kilometre uzaklıktaki bu şirin ve yemyeşil kasabanın adı  "Nemus " yani koruluktan geliyor.






Kasabanın aşağısında yer alan Nemi Gölü'nün biz ziyaretçiler için temel değeri manzaraya yaptığı eşsiz katkı olsa da, aslında göl arkeolojik açıdan da önemli. Burada dönemine göre oldukça ileri teknolojiyle yapılmış ve olağanüstü büyük boyutlara sahip iki batık Roma Gemisine ait kalıntılar bulunmuş. Milattan sonra 1. yüzyılda yapıldığı söylenen gemilerin neden inşa edildiği tam olarak bilinmiyor (belki de yeni bir tufan bekliyorlardı). Ancak bulunan kalıntılardan birisi yapımında kullanılan mermerler, mozaik kaplı zemini ve hamamlarıyla adeta dönemin Titanic'iymiş.


Nemi deyince belki de akla ilk gelen şey çilek. Kasabada neredeyse adım başı satılan küçük dağ çilekleri waffle üstünde veya dondurmayla birlikte harika gidiyor.


Kasaba turistlerin uğrak yeri olunca halk güzel dağ çileklerini pazarlayabilmek için akla gelebilecek her şeyin çilekli hallerini üretmiş.


Çilekli sabunlar.


Çilekli makarna


Çilekli risotto için çilekli pirinç


Ve tabii ki leziz reçeller..


Farklı kurutulmuş mantar çeşitleri



Lavanta sirkesi..


Nemi'de ailecek çok güzel vakit geçirdik.  YH çilekleri o kadar çok sevdi ki, sokak aralarına diktikleri bu çilekleri koparmaya kıyamayıp onları "cici cici " diye sevdi.





Kurumaları için dışarı asılan çamaşırlar ve kasabalı kadınların tahta çubuklarla ördükleri işlemeler çok tanıdık değil mi?





Nemi'de rastladığımız bu köpek de en az kasabalı kadar misafirperverdi :)