Related Posts with Thumbnails

Saturday, September 17, 2011

KONARGÖÇERLERİN TATİL BİLANÇOSU


Sürekli hareket halini ve belirsiz zaman dilimin varlığını ifade eder konar-göçerlik(göçebelik). Hal böyle olunca tatil anlayışımız da alışılmışın biraz dışında kalıyor. Dört senede üç ülke değiştirip, bu arada  iki kişilik çekirdek ailemize YH de eklenince, Türkiye'ye gidişlerimiz tatilden ziyade aile, eş-dost ziyaretiyle geçer. Böylece sevenleri YH'yi görür, oynar, birlikte güzel vakit geçirirler. Biz de onları mutlu etmenin sevinciyle tekrar evimize geri döneriz.  Aileme "hala tatil yapamadık " diye hayıflandığımda ise "dünya kazan siz kepçe geziyorsunuz zaten, burada bari yüzünüzü görelim"  deyip haklı olarak sitemlerini dile getirirler(di).

Ta ki binlerce kilometre yol katedip, ardından hem bedenen hem de zihnen dinlenememiş olarak eve dönmenin ne kadar yıpratıcı olduğunu fark edene kadar. Bu yüzden bu sene tatil programımıza bir kaç günlüğüne de olsa sakin bir yerlere kaçmayı ekledik. Hiç de fena olmadı hani. İlk durak Assos'tu.



Assos'ta YH de çok eğlendi. Denizden taş topladık birlikte, dalga seslerini dinledik, akşam olunca Yunan adalarından yıldız gibi parlayan evlerin ışıklarını seyrettik, hamakta sallandık, her ne kadar denizi biraz serin olsa da yüzdük, kedileri, köpekleri hatta koyunları sevdik, gökyüzündeki yıldızları sayıp, ay dedeye el salladık birlikte. Yemek yerken herkesi rahatsız eden köpek yavruları sayesinde YH'nin "git" demeyi öğrendiğini de ekleyelim..


Bu arada kızdıklarında şişip, büyüklüğünün üç katı olabilen balon balıklarıyla tanıştık, kendilerini pek bir sevip bir tane de eve aldık.



Temelde kendine özel plajı için tercih ettiğimiz, eski bir zeytinyağı fabrikasından bozma otelimiz..


 Otelin her yıl gelen bir çok kadim müşterisi bulunmasına rağmen, biz sunulan hizmetten çok memnun kalmadık. Yine de asude bir yerde tatil yapmak isteyenler için iyi bir tercih.


Sonraki durağımız ise Kaz Dağları'ndaki bir köy olan Yeşilyurt'tu. Burada Tayfun Talipoğlu'nun sahibi olduğu Bam Teli Yol Konağı'nda konakladık. Ayakkabılarımızı çıkarıp girdiğimiz, duvarlarını yöresel kıyafetlerin süslediği  çok güzel bir taş ev burası. Hepi topu dört oda olan konakta, üç odanın banyo ve tuvaleti ortak. Bir odanın ise müstakil banyo ve tuvaleti var. Bizim kaldığımız gece konakta başka kalan bulunmadığı için görevli, gece konağı bize bırakıp gitti.







Bam Teli Yol Konağı restorantı güzel dekore edilmiş olmasına rağmen, popularitesinin etkisiyle fiyatları ortalamanın üstünde ve porsiyonları çok küçüktü.




Alp'lerden sonra dünyanın en fazla oksijen üreten ikinci dağı olan Kaz Dağları'nın eteğindeki bu sevimli köy tamamen taş evlerden oluşan mimarisiyle bizi kendisine hayran bıraktı. Ama güzelliği pek çok kişi tarafından keşfedilmiş olacak ki buradaki taş evlerin büyük çoğunluğu ya otel ya da restaurant şeklinde hizmet veriyor. 


Tatilimiz boyunca en keyif alarak oturduğumuz ve leziz yemeklerine doyamadığımız  " Han " restaurant da bu taş evlerden birisi. İsmi, daha önce buranın bir han kahvesi olmasından kaynaklanıyor. Restaurantta daha önce dizi çekildiğinden mekan, çok populer bir yer haline gelmiş. Bu yüzden buraya yemek yemek isteyenler dışında sadece palas pandıras dizi mekanlarını görmek için gelenler de var.  Biz de bilmeden dizinin ana mekanlarında oturup sakin sakin yemeklerimizi yerken  insanlar tarafından " Falanca dizi burada mı çekilmiş, filanca sahne burada mı oynamış?" diye epeyce tacizlerine uğradık. Restaurant sahibine  bu durumdan bahsettiğimizde tabiri caizse bir söyleyip bin ah işittik. Normalde insanlar evlerinin, iş yerlerinin... bir dizide ya da bir filmde kullanılmalarından çok hoşnut kalırlarken, restaurantın sahibi hanımefendi bu durumdan hiç de memnun değildi. Yemek yemek yerine sadece dizi mekanını görmek isteyenlerden hatta bununla da yetinmeyip restaurantın tuvaletini kullanmaya kalkışanlardan, izin vermeyince de çıngar çıkaranlardan, izinsiz masalara oturanlardan... kim hoşnut kalır ki!




Dondurmayı çok severim, Roma dondurması, Maraş dondurması,...hiç fark etmez. Yeşilyurt'ta bu  "Otlu Dondurma " tabelasını görünce de dayanamadım. Rezeneli, kakuleli, zencefilli, lavantalı, tarçınlı, kara dutlu,  böğürtlenli... dondurmalarının tadına baktığımda ise ne kadar doğru bir karar verdiğimi anladım.



Yeşilyurt'ta bir gece konakladıktan sonra Adatepe zeytinyağı müzesine ve Adatepe'ye de uğradık. Zeytin yağının  uzun ve meşakkatli yolculuğuna tanıklık etmek hoş bir duygu. Ayrıca zeytinyağı sabunlarını görünce kendi yaptığım sabunlar geldi aklıma.



Adatepe'deki köy meydanı


Tatilimizin bir başka durağı olan İznik'ten İstanbul'a dönerken yolda bu ilginç grupla rastlaştık. Fotoğraflarını çekmek için arabadan indiğimde gruptan birilerine  ne olduğunu sordum. Onlar da " abla biz bu sene Kuran'ı Kerim'i hatmettik ve bu yüzden rahlelerimizi çiçeklerle süsleyip meydana doğru yürüyoruz " dedi. Her ne hikmetse çiçeklerle süslenen rahleleri sadece erkekler taşıyor, kızlar da mavi elbiseleriyle onların arkasından yürüyerek eşlik ediyorlardı.

Daha sonra aldığım bir fotoğraf dergisinde  ( digital photoline 98. sayı) benzer bir kareye rastladım. Portekiz'in Tomar şehrinde düzenlenen  " Tabuleiro Festivali "nde de  kadınlar kafalarında benzer bir sepet taşıyorlar. Ayrıca yüzyıllar önce başlayan bu festivalin bir de hikayesi var:  
 " Tomar'ın kraliçesi yoksul halka yardım etmeyi seven iyi kalpli biriymiş ancak kocası çok da eli açık bir kral değilmiş. Bu yüzden kraliçe Santa İsabel eteğinin içinde gizlice ekmek götürürmüş. Bir gün kral bu durumu fark etmiş ve kraliçeyi durdurup eteğinde ne olduğunu sormuş. Kraliçe korkmuş ve gerçeği söyleyememiş, çiçek olduğunu söylemiş. Bunun üzerine kral  "aç göster " demiş.. Kraliçe eteğini açtığında tüm ekmekler çiçeğe dönüşmüş. İşte o günden beri bir sıra çiçek bir sır ekmekten oluşan bir sepet kadınların kafasında taşınıyor ve bunu taşıyan kadın ise bir dilek tutuyor. "  

Tatilin diğer bir güzel yanı ise oğlumuzun fotoğraf makinesini keşfetmesiydi. Her fırsatta makineyi eline alan ve dilediğince  fotoğraf çeken bir bebeğin renkli dünyasına objektiften bakmak bizim için de çok keyifliydi. Tezgahla aynı boydaki oğlumuzun objektifine takılanlar:




 Deniz kabuklarıyla yapılmış biblolar,



Magnetler,



Çerçeveler,


Rengarenk boncuklar,






 "Uç uç " böceği,


Ve otoportre :)



Göçebe bir hayat yaşayan Göktürklerde otağ (çadır) Türk aile birliğinin kutsal bir sembolü sayılırmış. Bizim  aile sembolümüz ise olsa olsa yürümekten aşınmış fotoğraftaki gibi bir çift ayakkabı ve eski püskü bir valiz olurdu sanırım. Bursa, Eskişehir, Çanakkale, İznik, Assos, Yeşilyurt, Kaz Dağları, Adatepe, İstanbul... derken yorucu olmasına rağmen bir o kadar da keyifli bir tatil oldu bizim için.

Memlekete bu kadar alıştıktan sonra Roma'ya dönüşümüz biraz zor oluyor. Ama bunlar da hayatımızın cilveleri sanırım...